Sabah uyandığımda hala vücudumda bir kırgınlık vardı, ama daha iyi hissediyordum. Yukarı çıktığımda Sonia'nın kahvaltı hazırladığını gördüm. Ateşim hala yüksek olmasına rağmen kahvaltı sonrası aldığım duş ve bir adet parasetamol kendimi daha iyi hissettirdi. Ne yapacağımıza karar vermeye çalıştık.
Akşam 20'de Venedik'ten Roma'ya uçacak, oradan da Türkiye'ye geçecektim. Dolayısıyla önümüzde 7-8 saat vardı. Sonia bir kaç saatliğine de olsa Venedik'i görmemi çok istiyordu, zaten oradan uçağa bineceğim düşünülürse kötü bir fikir değildi. Hava berbattı, gök delinmiş gibi yağmur yağıyordu, üstelik Sonia'nın şoförlüğü de çok iç açıcı değildi, bu yüzden ben trenle gitmemizi istiyordum, Sonia ise beni yolculadıktan sonra geri dönüşü zor olacağından arabayı almak istiyordu. Sonuçta onun dediği oldu ve yola çıktık.
Saat 14 gibi Venedik'e varmıştık ama 45 dakika kadar arabayı parkedebileceğimiz bir yer aradık. Sonunda limana yakın bir katlı otopark bulduk ve ilk vapurla Piazza San Marco'ya gittik. Kanallar ve adalardan ibaret olan bu şehirde toplu taşımanın başrol oyuncusu bu vapurlardı.
Plan belliydi, ne Sonia ne ben Venedik'i iyi biliyorduk üstelik yanımızda harita da yoktu, o yüzden saat 17.30'a kadar sokaklarda kaybolacak, bu arada yemek yenebilecek düzgün ve küçük bir restoranda yemek yiyecek; o saatten sonra ise arabayı bıraktığımız otoparka gitmek üzere vapura binecektik.
Aynen öyle yaptık, yağmur, rüzgar, hastalık eşliğinde adını bilmediğimiz sokaklarda dolaşarak adını bilmediğimiz köprüleri geçip adını bilmediğimiz adaları dolaştık. Yine adını bilmediğimiz bir sokakta yürürken karnımız acıktı ve adını bilmediğimiz bir teyzeden restoran sorduk, tarife uyarak gittiğimiz ve tabii ki adını bilmediğimiz bu restoranda mikroskopik yemeklere makroskopik fiyatlar ödeyerek çoğunlukla ekmekle karnımızı doyurduk...
Saat 18'de arabada, 18.30'da ise havaalanındaydık ve hayatın yarattığı çemberlerden bir başkası daha yine bu korkunç simetriye uyacak şekilde kapanmak üzereydi. Yine havaalanındaydık, yine ben kahve içerken, o kek yiyordu ve gözleri yaşlıydı. Bu kez ben ağlayamadım, 5 yıldır ağlayamıyordum zaten, artık ağlayamadığımdan mı, yoksa bu yeniden görüşme ve vedanın, beni onun kadar etkilemediğinden mi bilmiyorum ama ağlayamadım. Bir de beni pasaport kontrol kabinine kadar uğurlamasına izin vermedim ve pasaport sırasına girdiğimde gitmesini istedim. İkimizin de hayatında daha fazla dramaya yer yoktu, gerek de yoktu. Vedalaşırken, Aralık'ta İzmir'e geleceğini söylüyordu, kapımın her zaman açık olduğu karşılığını verirken hayatta çok fazla deja vu olduğunu düşünüyordum.
Bir kaç son söz:
1- Italya'nın en güneyini de en kuzeyini de gördüm, iki mevsimi yaşadım
2- İkinci İtalya seferi sonrası bir daha, kongre gibi aktiviteler ya da zorunluluk harici, uzun bir süre daha İtalya seyahati düşünmüyorum.
4- Şu seyahatleri yazma olayı bir alışkanlık halini alacak gibi ve ben alışkanlıklarını terkedemeyen bir insan olarak buna üzülsem mi sevinsem mi bilemiyorum
6- Bir insan yıllar önce hayatında çok önemli bir yer tutmuş olabilir, tarifi zor duygular yaşatmış olabilir, yine de arada yaşananlardan bağımsız, araya giren zaman uzadıkça eski, sadece hoş bir tebessüm yaratmaktan öteye gidemiyor. Zaman geçtikçe büyüyoruz, belki kalbimiz de büyüdüğü için eskiden büyük yer kaplayanlar şimdi bakınca çok küçük görünüyorlar.