20 Aralık 2011 Salı

October Swimmer Strikes Back: Gün 7 Tallinn


24/09/2011, Tallinn

Beni Tallinn'e götürecek otobüs'e bindiğimde saat 12.30'du. Önümde 3 saatlik bir yolculuk vardı. Hem bindiğim otobüs bizdeki "Rahat Hat" tarzı otobüsler gibiydi, hem de her anı bir fotoğraf karesi gibi bir manzara vardı. Kuzeyin uzun ağaçlarla dolu coğrafyasını izleyerek, internette gezinerek bu 3 saati geçirdim.

Estonya baltık ülkeleri arasında refah düzeyi en yüksek olanıydı. Euro'ya geçmişlerdi ve bu, yolculuğumun geri kalan kısmında artık kur değişimleriyle uğraşmayacağım anlamına geliyordu. 4 numaralı tramvay'la hostelimin bulunduğu şehrin tarihi merkezi, Vanalinn'e ulaştım. Olevimägi sokağı 11 numarada Hostelim, Tallinn Backpackers'ı buldum.

Hostel rezervasyonumu yaparken Hostelin internet sitesinde "Party Hostel" yazdığını görmüştüm, hatta "sakin bir yer istiyorsanız diğer hostelimiz Monk's Bunk'ı öneririz" diyorlardı. Kapıda da "24 Hour Party People" yazısı vardı. Riga'daki gibi girişte ayakkabıları çıkarmak gerekiyordu. Bu hoşuma gitmişti, zira evdeki gibi hissettiriyordu. Hostel'de sadece bir Estonya'lı çalışıyordu. Hostelin sahibi Hollandalı, diğer çalışanlar da genellikle Avusturalyalı ve İngilizlerdi. Check-in işlemini yapan Yanush'tan hostel ve şehir hakkında biraz bilgi aldıktan sonra ortak alandaki kanepelerde biraz dinlendim.

Ortak odanın duvarları hostel elemanlarının, konukların fotoğraflarıyla doluydu. Görünüşe göre herkesin keyfi yerindeydi. Bu esnada, Tallinn'de kaldığım sürece beraber takılacağım İrlandalı grupla tanıştım. Andy, Dara, Mark ve Ziggy'le bir süre muhabbet ettikten sonra gün ışığının kalan kısmını değerlendirmek için Vanalinn'i gezmek için dışarı çıktım.

Vanalinn yürüyerek bir kaç saatte her yeri gezilebilecek bir bölge. Bir doğu avrupa kentinden beklenmeyecek derecede bakımlı ve sürekli  restorasyonları yapılan binalara sahip. Öyle ki, kurulduğu 15 yüzyıldan pek bir şey kaybetmemiş. Yürürken ortaçağı iliklerinize kadar hissetmeniz mümkün. Tallinnliler de bunu bildiklerinden ortaçağ kültürünü fazlasıyla pazarlıyorlar. Dünyaca ünlü Olde Hansa restoranı da bu kültürü sürdüren yerlerden bir tanesi. İçeride elektirik aydınlatması bulunmamakta. Coğrafi keşiflerden önce Avrupa'da bulunmayan patates, domates gibi sebzeler menülerde yok ve çalışanlar tamamen 15. yüzyıla ait giysiler içinde servis yapmaktalar, ancak bakır ya da tahta maşrapalarda gelen ev yapımı biralarla beraber güzel bir akşam yemeği ve güzel bir vakit için en az 25 euroyu gözden çıkarmak gerekiyor.

Yemekten sonra restoranın da bulunduğu ana meydan, Raekoja Plats'ı gezdikten sonra yürüşüme devam ettim. Kuzeye yönlenerek sırasıyla St. Nicholas, St. Olav kiliselerini, Alekaüxander Nevsky katedralini, mütevazi parlemento binasını gezdikten sonra kuzeydeki surların üzerinde baltık denizini ve gün batımını biraz izleyip, ismini bilmediğim ara sokaklarda kaybolarak hostele doğru yürüdüm. Dediğim gibi Vanalinn küçük bir bölgeydi ve isteseniz de adamakıllı kaybolamazdınız.
 
Hostele döndüğümde hava çoktan kararmıştı ve ortak oda epeyce kalabalıklaşmıştı. İrlanda'lı grubun geri kalanıyla da kaynaştık. Hostelin geleneklerinden olan içki oyunlarından bolca oynayıp bu esnada hafiften sarhoş olmaya başladık. Amaç 11'e kadar hostelde yükümüzü almak ve daha sonra Tallinn'in efsanevi gece hayatını bar bar gezip tecrübe etmekti. Ettik de.

Tallinn Backpackers'ın ünlü haftasonu-barcrawling olayına Hell Hunt'la başladık. Sadece bar formatında olan bu mekanda Haziran'da pek severek denediğim Belçika biralarını bulduğuma pek memnun oldum. Bir iki içki bolca muhabbetten sonra, sıra daha yüksek müzikli clublara gelmişti. Önce, iki gün boyunca gittiğim mekanlardan en beğendiğim Embassy'e gittik. Müzikler gayet güzeldi, Estonyalı kızlar da. Onların dışında bir sürü, Finlandiya'dan eğlenmek için Estonya'ya ucuza içip eğlenmek için gelen insan vardı. İki gün sonra Finlandiya'ya geçtiğimde nedenini daha iyi anlayacaktım.   Hatta orada Erasmus'la Tallinn'e gelen, Ege üniversitesinden bir grubu da bulmak ilginç oldu. Türkler heryerdeydi.

Gecenin geri kalan kısmı Shooters, Hollywood ve ismini hatırlamadığım bir kaç mekan; Mekanlarda, mekan aralarında sokakta tanışılan anında samimi olunan bir sürü insanla doluydu. Herkes rahattı, herkes eğleniyordu, herkes sarhoştu, ancak kimse kavga etmiyordu. Tallinn, soğuk ve yağmurlu Tallinn o cumartesi akşamında adeta kocaman bir ev partisiydi ve sanki herkes birbirini tanıyordu...




25 Kasım 2011 Cuma

October Swimmer Strikes Back: Gün 6 Riga


23/09/2011, Riga

Ryanair'in zamanında "On-Time-Landing" müziğiyle gözlerimi açtım. Zamanında 22 saatlik İzmir-Diyarbakır yolculuklarında bir saat bile uyuyamazken, yıllar ve yollar beni bir saatlik uçak yolculuklarında uyuyabilecek bir hale getirmişti. Riga'ya inmiştim. Yeni bir ülke, yeni bir şehir, yeni bir hikaye anlamına geliyordu.

Stockholm havaalanındaki döviz bürosundan, beni en azından riga merkeze atacak kadar bir miktar Lati almıştım. Almanya'da Euro, İsveç'te Kron'dan sonra yeni bir para birimimiz vardı ve bu para birimi Euro'dan daha değerliydi(1 LVL-1,42 EUR), ancak Letonya, henüz havaalanı otobüsüne ödediğim parayla bile İsveç ve Euro bölgesinden çok daha ucuz olduğunu belli etmişti.

Bu seferki hostelim Cinnamon Sally Backpackers adlı, Hem otobüs ve tren garına hem de şehrin tarihi merkezine çok yakın, merkezi bir hosteldi. Daha girdiğim ilk anda göze oldukça sıcak gelen hosteli idare eden Ieva, Türkiye'de sokakta görseniz manken sanabileceğiniz güzellikteydi. Saat henüz 9'du ve saat 12'ye dek yerleşemeyeceğimden Ieva bana bir harita bulup, görmem gereken yerleri, restoran ve barları, ünlü sokakları işaretledi. Anlayacağınız, güzel olduğu kadar yardımseverdi de. Hosteldeki herkesin sınırsız kullanımına açık Skype telefonuyla ailemi aradıktan sonra şehri yürümeye ve keşfetmeye hazırdım.

Hostelin üzerinde bulunduğu Merkela caddesini boylu boyunca yürüdükten sonra Brivibas bulvarına yöneldim. Adını Riga'nın ünlü özgürlük anıtı, Brīvības Piemineklis'ten alan bu bulvar beni şehrin tarihi merkezi, Vecriga'ya götürecekti. Biraz yürüdükten sonra da ünlü anıt karşıma çıktı, önünde iki askerin nöbet tuttuğu bu anıt, 1918-1920 yılları arasındaki, Letonya'nın sovyetlere karşı verdiği bağımsızlık savaşında ölen askerlerin anısına dikilmişti, ne var ki bu bağımsızlık sadece 20 yıl sürecekti...

Vecriga mütevazi bir turistik bölgeydi. Çok büyük sayılmazdı. Birbirini kesen 4'er sokaktan oluşmaktaydı. Avrupadaki diğer şehirlerin tarihi kısımları kadar ihtişamlı ve bakımlı değildi ancak yadsınamaz bir güzelliği vardı, aynı şey kolaylıkla Letonyalı kızlar için geçerliydi. Bakımlı değillerdi, fakat kendilerinin pek umursamadığı doğal bir güzellikleri vardı.

Bir süre amaçsızca dolaşıp genel fikir edindikten sonra gözüme çarpan İşgal Müzesine girdim. Her zaman ilgi duyduğum ikinci dünya savaşı tarihiyle ilgili daha spesifik bir şeyler öğrenme fırsatını kaçıramazdım. Müzede bulunduğum 1 saat boyunca, Baltık ülkelerinin bahtsızlığına bir daha ikna oldum. Savaş başladıktan hemen sonra, Nazi Almanya'sıyla yaptığı anlaşma gereği önce Sovyetlerin işgali, Almanyayla sovyetler savaş haline geçtikten sonra ise bu kez Nazilerin işgali ve en nihayetinde ikinci dünya savaşı sonrası  yaklaşık 45 yıl sürecek Varşova Paktı dönemi, yani ikinci Sovyet işgali... Müze detaylarla doluydu. Nazi ve Sovyet propaganda afiş ve broşürleri, Nazilerin Almanlaştırdığı sokak ve meydan isimleri, toplama kampı listeleri ve daha bir çok titizlikle tutulmuş kayıtlara ulaşmak mümkündü. Ürpererek çıktığımda vakit öğlen olmuştu ve ben acıkmıştım.


Öğle yemeğimi, Ieva'nın tavsiyelerinden biri olan Ezitis Bar'da yedim. Yemekten çok mekanın retro eşyalarla gelişigüzel döşenmişliği, çalışanlarının rahatlığı ilgimi çekti. Hemen teknik üniversite binasının karşısında olduğundan öğrenciler tarafından tercih edildiği belliydi. Küçükpark'ı hatırladım.

Yemek sonrası Vecriga'nın geri kalan kısımlarını dolaştım. Konventa seta adlı, restore edilerek amber dükkanları, kafeler ve butik otellere ev sahipliği yapan bir 18. yüzyıla ait küçük evlerden olıuşan bir kompleksi gezdim. Amber dükkanlarının birinden anneme hediye aldım. Bolca üşüdüm. Kahve molası verdim. Vecriga'yı yeterince, hakkını vererek gezdiğime inandığım an hostelden önceki son durağıma yöneldim.

Şehrin Kuzey kısmı, Alberta ve Elizabetes adlı iki ünlü sokağa ev sahipliği yapmaktaydı. Sokakların ünü ise 19. yy Art Nouveau stiliyle yapılmış binalardan geliyordu. O iki sokak ve çevresindeki diğer küçük sokaklarda, toplam 29 adet bu mimariye sahip binalar bulunmaktaydı ve hepsi haritada işaretliydi. Büyük çoğunluğunu gördüm. Evet, oldukça etkileyicilerdi, ancak ne yazık ki 7 yıl önce Krakow'da hissettiklerimin aynısını hissettirdiler. Doğu Avrupa, Batı kadar zengin değildi. Sürekli restorasyon yapılmıyordu ve ne yazık ki bu binaların yarısı artık terkedilmişti, bir kaç tanesi kısmen yıkılmıştı bile. Riga'ya ait tabak almak için girdiğim hediyeci dükkanında, yerel yönetimin Avrupa Birliği fonlarıyla restorasyonlara başlayacağını, bir kaç sene sonra o bölgenin eski ihtişamına kavuşacağını öğrendim. Bir daha Riga'ya ne zaman gelecektim ki?

Günün geriye kalan bir kaç saati Hostelde dinlenmekle geçti. Cuma akşamıydı ve Riga gece hayatı ünlüydü. Gece için enerji toplamak lazımdı.

Hostellerin en iyi yanı, ortak odalarıdır. Burada bir çok insanla tanışırsınız, beraber dışarı çıkarsınız. Bazen sohbet ve ortam o kadar güzel olur ki dışarı çıkmaya dahi gerek kalmaz. Cinnamon Sally'nin ortak odası da böyle bir yerdi. Güzel bir kalabalığa sahipti. Gece yarısına dek sohbet ettik, içme oyunları oynadık, güldük. Hostelin kuralı gereği saat 12'de ortak oda kapatılınca, biraz önce tanıştığım bir Rus ve bir İsviçreli kızla dışarı çıkmaya karar verdik.

Gideceğimiz yer elbette yine Ieva'nın tavsiyelerinden biri Pulkvedis Club'tı. İki katında farklı Dj ve müzik türleri olan bu mekan bir erkeğin isteyebileceği her şeye sahipti. Letonya'daki kadın nüfus hakimiyeti burada da geçerliydi. Hatta oran o kadar absürddü ki, neredeyse beş kıza, bir kız(!) düşmekteydi ve sevgili okuyucu Baltık ne kadar soğuksa, kızlar bir o kadar sıcaktı. İçki fiyatları oldukça uygundu ve müzikler kabul edilebilir düzeydeydi. Dediğim gibi bir erkeğin isteyeceği her şey vardı. Gece uzundu ve ne güzel ki, erken uyanmam gerekmiyordu...






5 Kasım 2011 Cumartesi

October Swimmer Strikes Back: Gün 5 Stockholm


22/09/2011 Stockholm

Uyanma, kahvaltı gibi sabah rutinimizi öğleye doğru bitirdiğimizde çıkmaya hazırdık. Artık kuzeyin havasından mı bilmiyorum ama, bir önceki gece sağlam bir şekilde içmemize rağmen sabah her şey yolundaydı. Bu tür sabahlarda çok sevinirim, zira hem akşam eğlenmiş ve içmiş olur, hem de akşamdan kalmalıktan paçayı kurtarmış olursunuz. Hava soğuktu, ancak güneşliydi ve yağmur yağmıyordu, bu iyiydi.

Bir gün önceki yağmurdan dolayı, pek bir şey anlamadığımız Gamla Stan'ı, bu güzel havadan yararlanarak tekrar gezdik.  Bütün, ara sokaklara girdik, hiç birine ayrım yapmadık. Bu kez içime sindi. Gamla Stan, Stockholm'ün en fazla övülen en eski adacığı. Diğer adacıklara üç adet köprüyle bağlı olan bu bölgenin en önemli yapısı tabii ki, Kraliyet Sarayı. Eskiden Kraliyet ailesi, gerçekten bu sarayda yaşarken artık konut olarak kullanmıyorlar. Ancak önündeki geçit törenleri ve binanın önemi devam etmekte. Dükkanların birinden bir tabak aldım. Berlin tabağım kırılmıştı, buna ve diğerlerine daha iyi bakmalıydım.

Gamla Stan'ı bitirdikten sonra çok methini duyduğumuz, modern sanat müzesi, Moderna Museet'i görmek istiyorduk. Önce Störmbron, daha sonra skeppsholmsbron köprülerini geçirp, müzenin bulunduğu Skeppsholmen adasına geçtik. Müzenin bahçesi, ilginç canavarlar şeklinde, hareketli mekanik heykeller ve onlardan çıkan ilginç seslerle doluydu. Müze girişinde biletlerimiz, audioguide'larımız ve kibar görevliden yeterince bilgi aldıktan sonra Haslet'le ayrılıp gezinmeye başladık.

Müze genellikle Fotoğraf ağırlıklıydı. Daniel Birnbaum, Ann-Sofi Noring, Klara Liden, Duane Michals, Dianne Arbus, Cecilia Edefalk gibi sanatçıların eserleri yanısıra, bir odada sürekli gösterilen Metropolis filmi, Sovyet propaganda afişleriyle doluydu. Beni en fazla etkileyen parça ise Duane Michals'e aitti.


"It is no accident that you are reading this. I am making black marks on white paper. These marks are my thoughts, and although I do not know who you are reading this now, in some way the lines of our lives have intersected... For the length of these few sentences, we meet here. It is no accident that you are reading this. This moment has been waiting for you, I have been waiting for you. Remember me."



Müzeden çıktığımızda saat 5 olmuştu bile. Bir süre sahilde oturduktan sonra Östermalm bölgesinde yürümeye başladık. Strandvagen caddesini boylu boyunca yürüdük. Ortada sararmış yapraklı ağaçlarla dolu, geniş bir yaya yolu vardı ve son baharı tamamen hissetmek mümkündü. Burada mimari değişmişi. Yuvarlarak köşelerle binalar art nouveau stiline kaymıştı. Caddenin sonunda narvavagen caddesine dönüp kuzeye doğru yöneldik. 

Şehrin bu kısmının daha yüksek gelirli insanlara yönelik, daha lüks olduğu yol kenarındaki arabalardan belliydi, hoş Stockholm genel olarak zengin bir şehirleşmeye sahipti. Karlaplan meydanındaki parka kadar yürüyüp banklarda biraz dinlendikten sonra hostele doğru yürümeye devam ettik. Observatoriemuseet'in önündeki çiçek pazarında biraz oyalandık, insanlar bugünkü güneşli havayı takdir ediyorlardı. Hava hala soğuktu, 15 derece civarındaydı ancak biz montlarla dolaşırken, onlar kısa kollu giyinmişlerdi. Kuzeyli insanları anlayamazdık. 

Yol kenarında bir restoranda akşam yemeğimizi yedik. Sonrasında içtiğimiz kahve bile üzerimize çöken ağırlık ve yorgunluğu geçiremedi. Hava kararınca biraz daha soğumuştu. Dünkü yorucu gece ve bugünkü uzun yürüyüşten sonra hostele gidip dinlenmekten başka çare kalmamıştı, zira  sabaha karşı 3'te yola çıkmalıydık. Hasletle yollarımız ayrılıyordu, kim bilir birbirimizi bir daha ne zaman görecektik. Sabah 6 uçağıyla ben Letonya, Riga'ya geçecektim. Haslet ise Berlin'e dönecekti.


16 Ekim 2011 Pazar

October Swimmer Strikes Back: Gün 4 Stockholm

  21/09/2011 Stockholm

Stockholm'e saat 10 civarı indik. Güneşli ve neşeli bıraktığımız Berlin'den sonra, Stockholm'de gökyüzü dokunsak ağlayacakmış gibi duruyordu. Dokunmamıza gerek kalmadı biraz sonra sağnak yağmur başlayacaktı ve iki gün boyunca nadiren rahat verecekti.

Flybussarna şirketinin, üzeri ilginç renklerle kaplı otobüsüyle şehir merkezine varmamız, 90 dakika sürmüştü, açıkçası biz de şaşırmıştık. Tamam, Ryanair elbette şehre en uzak havaalanına inecekti, ama Skavsta havaalanıyla Şehir merkezi arada 100km'yi de aşan bir mesafe olması ilginçti.

Otogarlardan nefret eden ben, Stockholm'deki terminali çok beğendim. Dış mimarisi çelik ve cam ağırlıklı olan bu devasa yapının iç kısmındaki katlar arasında seviye farkı olduğundan üst katlara doğru basamak görüntüsü veriyodu. İç kısmının sakinliği ve temizliği, Otogarlardaki o alışılagelmiş kirli kaos ortamından çok uzaktı. Otogardaki danışmadan edindiğimiz haritamızı aldıktan sonra sıra hostelimizi bulmaya gelmişti.

En fazla 10 dakikalık yürüme mesafesi vardı, ancak yağan sağanak yağmur oldukça cesaret kırıcıydı. Yine de yürümeye başladık, Yolda gördüğümüz Burger King'e girip fiyatlara baktık. Stockholm'ün pahalılığı ünlüydü, Burger King ya da Mcdonalds gibi yerler ölçü olabilirdi, menuler aşağı yukarı 70 krondu, ki bu 7 euro gibi bir rakama denk geliyordu.  Diğer ülkelerle arada çok fazla fark yoktu.

Islanarak ve zorla hostelimizi bulduk, zira hostel, Radmansgatan sokağının en sonundaki Crafoord Place adlı, 10'dan fazla bloktan oluşan bir kompleksin içindeydi. İki adet okul ve bir hastanenin de dahil olduğu komplekste hostelin bulunduğu 10 numaralı bloğu bulana kadar hayattan nefret ettik. Sonunda bloğun girişinin, yenileme çalışmaları yüzünden arkaya alındığını öğrendik ve nihayet hosteli bulduk. Artık biraz kuruyabilir ve yağmurun azalmasını bekleyebilirdik, ya da öyle umuyorduk.

Hostele girişin saat 3'ten sonra olduğunu, o saate kadar ancak çantalarımızı bırakmamızın mümkün olduğunu ve bu yağmurda dışarıda dolaşmamız gerektiğini öğrenmemiz pek sevindirici olmadı. Saat henüz 12 bile olmamıştı. En azından görevli kadın, Haslet'e güzel bir şemsiye vermişti. Yapacak bir şey yoktu, saat 3'e kadar yağmur altında gezebildiğimiz kadar gezip sonra hostele dönecektik.

Haritada işaretlenmiş, mağazaların, restoran ve kafelerin en çok bulunduğu Drottninggatan sokağını bulup takip etmeye başladık. İkimiz de pek kahvaltı yapmamıştık, yiyecek bir şeyler bulmak gerekiyordu. İhtiyatlı davranıp Mcdonalds'a girdik. Kabul edilebilir bir paraya doyduktan sonra çıkıp, Drottninggatan'da ilerlemeye devam ettik, ne de olsa sokağın sonu ünlü, Gamla Stan adacığına çıkacaktı.

Yağmur bütü şiddetiyle devam ettiğinden fırsat buldukça iç mekanlara girip vakit geçirmek akıllıcaydı. Bu hususta alışveriş yapmaktan daha iyi bir yol yoktu. Biz de bir iki alışveriş merkezine girdikten sonra H&M'e girdik. H&M'in anavatanına gidip, girmemek; girip de bir şey almamak ayıp olurdu. Elbette Haslet, Berlin'de H&M'de çalıştığından, sahip olduğu %25'lik indirimden yararlanmamak da ayıp olurdu. Kendi üzerime düşen alışverişi yaparak hiç bir ayıpta bulunmadım.

Gamla Stan'ın girişi bomboştu. Kraliyet sarayına açılan kemerli kapının önü, Stockholm'deki favori fotoğraf çektirme yerlerinden biriydi, ama bizim gibi iki zorunlu yağmur-yürüyücüsü harici kimsecikler yoktu. Biz de bu boşluktan faydalanıp fotoğraflarımızı çektirdikten sonra yolumuza devam ettik. Kraliyet sarayını geçip, ara sokaklarda amaçsızca dolaşmaya başladık. Yağmur iyice hızlanınca, Nobel müzesinin oradaki kafelerden birine oturup dinlendik, ısındık, sohbet ettik. Hava hiç gezi havası değildi, dışarıda kalmıştık ama yine de garip bir şekilde memnunduk hayatımızdan.

Hostele döndüğümüzde saat 5'i geçiyordu. Duş alıp dinlenmek iyi gelmişti. Saat 8 civarı tekrar dışarı çıktık. Yemek yedikten sonra,  içecek ve eğlenecek bir yer bulacaktık. Akşam yemeğini Haslet'in önerisiyle Va Piano adlı İtalyan lokanta zincirinin Gamla Stan'daki şubesinde yemeye karar verdik. Sokaktaki insanların ve Hasletin süper-hassas burnunun yardımıyla lokantayı bulabildik. Geniş ve ferah bir ortamı olan lokantada, girişte herkese bir adet kart veriliyor, yiyecek ve içeceklerin self servis olarak sipariş edildiği yerlerde siparişler bu kartlara yükleniyor, çıkışta ise karttaki miktara bakılıp ödeme yapılıyor. Kartınızı kaybetmeniz durumunda maksimum ödeme yapmak zorundasınız. Fiyatlar oldukça uygundu, yemek de tatmin ediciydi.

Elbette bu isimde bir cadde olacaktı Stockholm'de neden şaşırdınız ki?
Yemekten sonra Gamla Stan'ı geride bırakıp, Slussplan köprüsünden şehrin, diğer adacığı Sodermalm'a geçtik. Aradığımız eğlenceyi burada bulacağımızı umuyorduk. Bu amaçla oranın en işlek caddesi olan Götgatan(evet ismi bu)'da  dolaşmaya başladık. Yanımızda getirdiğimiz bir şişe jagermeister bitene dek umutla mekan aradık, yürüdük. Caddenin sonuna doğru şişe boşalmaya başlamış, biz de Haslet'le bağıra bağıra, detone olarak Levent Yüksel şarkıları söylüyorduk. Götgatan caddesinden dolayısıyla Sodermalm'den umudu kesince yoldan çevirdiğimiz İsveçli bir gruba nerede dansedebileceğimizi sorduk. Sağolsunlar haritamıza bir kaç Club ve Bar işaretleyip nasıl gideceğimizi ve her mekan hakkında ne düşündüklerini detaylıca anlattılar. Önce Soap Bar'a sonra da ünlü Sky Bar'a gitmeye karar verdik.

Metroya binip tekrar ana kara sayılabilecek Norrmalm'a geçip bir miktar yürüdükten sonra Soap Bar'a geçtik. Müzik ve ortam hiç fena değildi. Ancak cidden pahalı olan içkiler sayesinde Stockholm'ün pahalı yüzüyle tanıştık. Bir süre orada takıldıktan sonra biraz dışarı çıkıp dolaşmaya belki, Sky Bar'ı denemeye karar verdik. Bira aldığımız seven-eleven'ın önündeki kalabalıkla kaynaştık. Kendilerini  İtalyan, ve İngiliz olarak tanıtmaya çalışan iki İsveçli kızla anlamsız muhabbetlere girdik, yaptıkları aksanlara güldük. Bir ara onlarla başka bir mekana giderken sonra birden biz de anlamadan bir şekilde kayboldular. O esnada kendimizi Sky Bar'ın önünde bulunca girip bir bakmaya karar verdik. Kişi başı 150 Kron giriş parası ve yorgunluğumuza bir de alkol açısından yeterince yükümüzü almış olmamız eklenince yavaştan hostele doğru yürümeye başladık.
Gecenin sonu.. Hayır, sarhoş değildik.

Son olarak aklımda kalanlar:
**Gündüz bizi çok zorlayan yağmurun gece kesilmesi
**Gece 4'e kadar dışarıda, sokaklarda gezerken kimsenin kimseyi rahatsız etmemesi, hatta rahatsız edebilecek potansiyelde insan bile olmaması( bağırarak şarkı söyleyen ikimiz hariç)
**O kadar içmemize rağmen sadece çakırkeyf olmamız, ki burada bitirilen bir Jagermeister, üzerine içilen bir sürü bira ve viskiden bahsediyoruz, sanırım kuzeyin havasında bir şey var, ondan bu kadar içiyor insanlar.
**İsveçli insanların son derece cana yakın olması,
**Bir kadeh Jack Daniels'e 120 Kron ödemiş olmam(30 tl)








8 Ekim 2011 Cumartesi

October Swimmer Strikes Back: Gün 3 Berlin

20/09/2011 Berlin

Saatler 11'i gösterirken, en iki gündür kahvaltı yaptığım Türk fırınındaki amcanın sandviçleriyle karnımı doyurmuş, çıkmaya hazırdım. Hostelde broşürünü gördüğüm, Falckensteinstrasse'deki  Kubi's Bike Shop'a gittim. Sevgili okur, Kubi'nin Kubilay çıkması seni pek şaşırtmamıştır, zira orası Berlin, hatta orası Kreuzberg'di. 8 saatlik kira bedeli 5 euro'yu verirken Kubi, bisikletin sigortasının olmadığını, çaldırırsam 200 euro ödeyeceğimi, kaldığım yeri bildiğini kibarca söyledi. Teşekkür edip ayrıldım. Yola çıkmaya hazırdım.

Ünlü Oberbaum köprüsünü geçerek ilk görmek istediğim yere, East Side Gallery'e ulaştım. Ünlü Berlin duvarının son kalıntıları, burada üzerlerindeki grafitilerle bir açık hava sanat galerisi oluşturmuşlardı. Bu 1,5 km'ye yakın duvar parçasının üzerinde 1990'dan beri varlığını sürdüren 105 eser bulunmakta...

Spree nehrine doğru yönelerek nehir kenarından kuzey-batıya, Alexanderplatz'a doğru ilerledim. Evet, dün görmüştüm orayı, ama yine de o televizyon kulesini bir daha görmek istiyordum. O kulede beni çeken bir şeyler vardı. Saatlerce oturup kuleyi izleyebilirdim. Spandauer Strasse'de ilerlerken bisiklet yolunun o geniş anayolda bile düzgünce ayrıldığını ve hiç bir sürücünün, o çizgileri ihlal etmediğini görüp memnun oldum. Berlin, Amsterdam kadar olmasa da, bisiklet sürmek için gayet elverişli bir şehirdi, ancak sele çok rahatsızdı be sevgili okur.

Alexanderplatz'a vardığımda bisikleti bir kenara kitleyip, kulenin çevresinde gezindim. Hediyeci dükkanlarından birine girip, kolleksiyonuma katmak üzere bir Berlin tabağı aldım. Bu esnada Haslet'le haberleşi Zoologischer garten'de buluşmak üzere sözleştik. Hala vaktim vardı, ben de haritaya bakmadan ara sokaklardan Brandenburg kapısına doğru ilerlemeye başladım. Önce Brandenburg kapısına uğrayıp oradan geçerek devasa bir park olan Tiergarten içinde kaybolup, Berlin'in simge yapılarından zafer heykeli Siegessaule'yi de gördükten sonra buluşma yerine gidecektim.

Strasse des 17. juni üzerinden zafer heykeline doğru ilerlerken sağ tarafta Sovyetlerin, ikinci dünya savaşında ölen askerlerin anısına yaptırdığı anıt duruyordu. Anıtın kenarındaki Tank ve ortasındaki top bataryaları her an tekrar çalışacakmış gibi duruyordu.

Tiergarten içinde bisiklet sürmek oldukça zordu. Bisikler ve yayalar için ayrılmış yolun döşemesi yoktu, sadece toprak üzerine biraz kum dökülerek yeşil alanlardan ayrılmıştı. Bir önceki gün yağan yağmur zemini, bisiklet sürmek için zor bir hale sokmuştu. Yine de yürümektense bisiketin üzerinde kalmayı tercih ettim. Hava oldukça güneşliydi ve parktaki kalabalık bu durumdan keyif alıyordu. Her ağacın altı doluydu. Kimileri, köpekleriyle oynuyor, kimileri sevgilileriyle ilgileniyor, kesinlikle sonradan pişman olacak bir kesim de güneşin altında uyuyordu. Aralarından acele etmeden geçtim, vaktim vardı ve bisiklet üzerinde hayatımdan memnundum, acele etmeye gerek yoktu. Parktan ayrılmadan yola çıkmadan ilerleyerek Zoologischer garten'a vardım. Bir iki dakika sonra Haslet de eşinin pembe bisikletiyle göründü.

Bana, ikinci dünya savaşında bir kısmı yıkılan, yıkık kısmını aynen bırakarak geri kalan kısmına ek yapılarla destekleyip kullandıkları kiliseyi göstermek istiyordu, ancak kilisenin bütün cepheleri kapatılmıştı, restorasyon yapılıyordu. 7 yıldır yaptığım bu gezilerde kimbilir kaç tane güzel yapıyı restorasyonlar nedeniyle görememiştim...

Bir süreliğine Zoologischer Garten'in çevresindeki, Tiergarten'in devamı olan parkta oturduk, Haslet'in getirdiği bira ve krakerleri paylaştık, sohbet ettik. Saat 4'e gelirken Kreuzberge dönmeye başladık, saat 6'da bisikleti teslim etmem gerekiyordu.

Haritayı cebime koydum ve Hasletin "bak bu park çok güzel" dediği bütün parkları, "bak bu caddeyi çok severim" dediği bütün caddeleri dolaşa dolaşa ilerledik. Yaşadığı şehri kişiselleştirmişti ve kendi kurtarılmış bölgelerini bana göstermek istiyordu. Bu çabasını takdir ettim ve yolumuz ne kadar uzarsa uzasın hiç sesimi çıkarmadan peşine düştüm. Arada kaybolduk, yolumuzu sorarak bulduk, bir ara bir Türk pazarına girdik, Abdullah Gül'le beraber gelen maliye bakanın da o esnada pazarı gezdiğini gördük. Pazarcılar "Türkiye seninle gurur duyuyor" sloganları atıyordu. Bunun bana  ne kadar absürd geldiğini nasıl anlatsam bilemedim sevgili okuyucu.

En son bulduğumuz bir kısa yolla saat 6'yı biraz geçe tekrar Kubi'ye dönüp bisikleti geri verdik. Net 5 saat, 30 kilometreye yakın bisiklet sürmüştük ve ben bir kaç gün oturamayacaktım.

Akşam planımız Rea'yla buluşup beraber suşi yemekti. Evet, daha önce hiç suşi denememiştim. Alte Schonhauser Strasse'deki Best Friends Sushi adlı güzel bir Japon restoranına gittik. Ortaya topluca bir şeyler istedik, Asahi diye oldukça hafif bir japon birası içtim. Ambians servis ve çalışanlar gayet iyi olsa da ne yazık ki sushinin bana göre olmadığını anladım. Olsun, en azından denedim.

Yemekten sonra bir şeyler içme planlarımız vardı ancak 5 saatlik bisiklet maratonunun yorgunluğu ve ertesi sabah 5 buçukta uyanıp Stockholm için havaalanına gideceğim gerçeği, hostel, yatak, uyku anlamına geliyordu. Ben de öyle yaptım

2 Ekim 2011 Pazar

October Swimmer Strikes Back: Gün 2 Berlin





19/09/2011 Berlin

Bir önceki geceden sonra sabah erkenden uyanmayı beklemiyordum. Uyanamadım zaten. Bir önceki gün gittiğim Türk fırınına gidip kahvaltı yaptıktan sonra metroya atladım. Planım Friedrichstrasse'de dolanıp mağazalara bakmak daha sonra Berlin'de yaşayan arkadaşım, Haslet ile buluşana kadar Alexanderplatz civarlarında takılmaktı.

Stadtmitte durağında inerek Friedrichstrasse'de dolaşmaya başladım. Mağazalara girdim. Alacaklarımı gözüme kestirdim, zira ne yazık ki Ryanair ve bagaj kısıtlamaları nedeniyle alışverişimi en son durağım, İtalya'da yapabilecektim. Ne de olsa dönüşte Pegasus'un 20 kg bagaj hakkı vardı.

Unter den Linden'i takip edip Alexanderplatz'a doğru yöneldim. Favori yapım, Televizyon kulesi, Ferhnsehturm görünmeye başlamıştı. Yürürken birden caddeden polis arabaları, escort eden polis motorsikletleri ve ardarda siyah Mercedesler geçmeye başladı. Yanımda konvoyu izleyenlerde'n birine ne olduğunu sordum. Türk cumhurbaşkanı'nın geldiğini, ama  Erdoğan değil Gül'ün ziyaret ettiğini, Erdoğan'ın Başbakan olduğunu söyledi. Sanırım o da aynı izahatı başkasından duymuştu. Beni bilgilendirdiği için teşekkür ettim. Bu da bir önceki günkü bayrakların açıklaması oluyordu.

 Aites müzesinin önündeki çimler insan kaynıyordu. İnsanlar uzanmış güneşleniyor, biraz ileride de Japon turistler büyük makineleri ve tripodlarıyla Berliner Dom'un fotoğraflarını çekiyordu. Tarihi 15. yüzyıla dayanın bu katedral hala ikinci dünya savaşının izlerini taşıyordu. Haslet, daha sonra binadaki yanık izlerinin bilerek restore edilmediğini söyleyecekti. Hemen karşısındaki büfeden 1,5 euroya currywurst yiyerek ufak bir mola vermiş oldum.

Spree nehrini geçtikten hemen sonra, yolun sağında(Karl-Liebknecht strasse) gitmeden önce araştırıp not ettiğim DDR müzesini buldum. Doğu Almanya kültürü, siyaseti, tarihi, hatta kullanılan objelere, markalara dek bir bütün dönemi anlatan müze Berlin'de gitmek istediğim yerlerin en başında yer alıyordu. Nedense bu, 50 yıldan az bir süreliğine varolan küçük devlet her zaman fazlasıyla ilgimi çekmişti. Müzeyi gayet tatmin edici buldum. En güzel yanlarından biri de tamamen interaktif olmasıydı. Bilgi ekranları ve butonlar, çekmecelerden çıkan objelerle dokunmayı yasaklayan müzelerin aksine insanın kendini bu deneyimin içinde hissetmesini sağlıyorlardı. Müzeyle ilgili bir blog yazısını yine bu adreste bulabilirsiniz.

Müzeden çıktıktan sonra Alexanderplatz'a yöneldim. O çok beğendiğim kulenin, bir sürü fotoğrafını çektim. Hatta yetinmedim, önünde fotoğraf çektirdim. Daha sonra önceden sözleştiğimiz gibi kulenin altındaki starbucks'ın önüne giderek Haslet'i beklemeye başladım.

Haslet, iktisat okurken Almanya'ya Erasmus'a gitmiş, yüksek lisans, iş derken temelli olarak oraya yerleşmiş ve bu yıl evlendiği karısı Rea ile Berlin'de yaşıyor. 3 yıldan sonra tekrar kendisini görmek güzel olacaktı. Sözleştiğimiz yerde buluştuktan sonra arayı kapatmak için bolca dolaşarak sohbet ettik. Bir süre amaçsızca doşaştıktan sonra, Rosenthaler str. üzerindeki bir ara sokakta yerleşmiş Cafe Cinema adlı bir mekanda birer bira içtik, karnımız acıkınca yakınlardaki bir falafelciye girdik, daha sonra Rosenthaler platza yakın barların birinde(Gorky park) oturarak aromalı biralardan denedik, benimki yeşil orman meyveleri aromalıydı, beğendiğimi söyleyemem. sonra Spree nehri kıyısında, Berliner Dom'a karşı oturup biraz daha muhabbet ettikten sonra, bir sonraki günü planlayarak o geceyi sonlandırdık.

Döndüğümde, hostel ahalisinin binanın önündeki büyük masada toplanıp içtiğini görünce ben de aralarına katıldım. Bu kez dünkünden daha kalabalık bir grup vardı ve elbette çoğunluğu Avusturalyalılar oluşturuyordu. Daha onlardan çok görecektim, sanıırm Eylül'de Avrupayı işgal etmeye çalışıyorlardı. Biraz bira, masada dönen Jagermeisterdan sonra grubun birden gaza gelişine tanık oldum. Dışarı çıkarak eğlenmek istiyorlardı. Ufaktan çakırkeyf olmamın, saatin geceyarısını geçmiş olmasının hiç bir önemi yoktu, işte bu yüzden tatili seviyordum. Elbette onlara katılacaktım.

Fazla uzaklaşmaya gerek yoktu, Kreuzberg'de haftanın her gecesi eğlence bulmak mümkündü. Hemen bir kaç sokak ileride, ünlü canlı müzik mekanı Lido'ya girdik. Müzik güzeldi. Gece devam etti, hiç bitmesindi, zira uzakta olmak, yolda olmak güzeldi.



30 Eylül 2011 Cuma

October Swimmer Strikes Back: Gün 1 Berlin


18/09/2011, Berlin

Uçak Berlin'e indiğinde hava henüz aydınlanmamıştı. Saat 5 buçuk, S9 trenine binerek Treptower Park durağında indim. Bu duraktan 10 dakika yürüyerek kalacağım Hostele varmak mümkündü. Saat 6'da Görlitzer Strasse'deki hostelime varmıştım. Saat 9'dan önce resepsiyonun açılmayacağını biliyordum, amaç sadece hostelin yerini bulmaktı, hem saat hala 6'ydı ve öldürecek bir sürü vaktim vardı.

Berlin'deki 3 adet Jetpak hostellerinden biri olan JetLag Alternative'i Kreuzberg'de olduğu için seçmiştim. Kreuzberg, eskilerin yahudi mahallesi, 60'tan sonranın Türk ghettosu ve şimdinin bohem ve punk kütürünün başkenti... Berlin'deki Türklerin ve Türk kültürünün "cool" sayılması trendinden Kreuzberg de bir nevi işgale uğrayarak payını almış görünüyordu.

Dediğim gibi öldürecek bir sürü vaktim vardı. Uçağa binmeden önce güya Berlin'i bilen arkadaşım Ceren, bu öldürecek vaktimi Potsdamer Platz'da oturup Brandenburg Kapısına doğru kahve içerek geçirmemi öğütlemişti, nasıl sonuçlandığını biraz sonra öğreneceksiniz. Schlesisches Tor durağından metroya bindim, Hallesches Tor durağından hat değiştirerek, Französische strasse Durağında indim. Evet amacım Potsdamer Platz'da kahve içmekti sevgili okuyucu, ancak gel gör ki 800 mt yürüdükten sonra vardığım Potsdamer platz iki gökdelen ve bir kaç pembe borudan fazlasını sunmuyordu. Üstelik değil brandenburg kapısına doğru kahve içmek, kapının üstündeki heykeller bile görünmüyordu. Ceren'e içimden iyi dileklerimi iletip, Branderburg kapısına doğru yürümeye başladım. Bu da sırtımdaki çantayla başka bir 700 mt daha anlamına geliyordu.

Ebertstrasse'yi takip ederek devam ettim. Biraz sonra Soykırım anıtına rastladım. Genişçe bir alana yayılan yüzlerce dikdörtgenler prizması şeklinde gri taş bloklardan oluşan bir anıt, adeta yüzlerce mezar... Dünyanın en büyük anıtını yapsalar dahi ölen 6 milyondan fazla insanı, bu trajediyi yeterince anlatabileceklerini sanmıyorum. Anıtın hemen yanındaki sokağın isminin Hannah Arendt Strasse olması da oldukça manidardı.



Sonunda o meşhur Brandenburg kapısına vardım. Kapının hemen önünde trafiğe kapalı ufak bir meydan vardı. Saat ne yazık ki hala 7 buçuk olduğundan benim o kapıya karşı kahvaltımı yapıp, kahvemi içmem imkansızdı, zira o bahsettiğim ufak meydandaki üç kahveci de henüz açılmamıştı.

Oldukça yakın olduğu için Reichstag'a doğru yürümeye karar verdim. Yol boyunca Türk-Alman ve Avrupa birliği bayrakları görüyordum, sebebini ise bir sonraki gün öğrenecektim. 1800'lü yılların sonunda yapımı tamamlanan, 1933'teki yangına dek parlemento binası olarak görev yapan, yangından sonra 1999'a dek gözden düşen bu bina 12 yıldan beri tekrar parlemento binası olarak kullanılmakta. Kubbesinden özellikle geceleri mükemmel bir Berlin manzarası görüldüğünü biliyordum, ancak pazar sabahın köründe o kubbenin ziyarete açık olacağını ummak fazlasıyla saflık olurdu.

Reichstag'dan sonra, yavaş yavaş hostele doğru yönelmenin vakti gelmişti. Ama önce Friedrichstrasse'yi olabildiğince yürümek istedim. Öyle de yaptım. Stadtmitte durağından metroya binerek kreuzberg'e döndüm.

Hostele vardığımda saat 10'a geliyordu. Evet, resepsiyon açılmıştı. Hayır, sadece valizimi bırBağlantıakabilirdim. Oda saat 1'den önce hazır olmayacaktı. Valizi bıraktım, resepsiyondan aldığım haritayla, amaçsızca kreuzberg sokaklarını dolaştım. Wrangelstrasse'deki Türk fırınındaki teyzenin yaptığı sandviç ve çayla kahvaltı yaptım. Sokaklardaki grafitileri gördüm, Berlindeki yerel seçimlerin posterlerini, Türk adayların resimlerini, Türkçe tabelaları, dükkanları farkettim. Daha sonra lazım olur diye bulduğum bisiklet kiralayan dükkanların yerlerini haritaya işaretledim ve sonunda saat 1 oldu. Hostele dönüp biraz uyumanın vakti gelmişti.

"Biraz" göreceli bir kavram. Uyandığımda saat 6'ya geliyordu ve emin ol bu kadar uyuduğum için pişman değildim sevgili okuyucu. Ne de olsa sabah 5 buçuktan öğlen 1'e kadar gezerek bunu haketmiştim. Yine de çabucak giyinerek çıktım.

Gittiğim şehirleri olabildiğince araştırırım. Gitmeden yaptığım araştırmalarda en fazla bilgiyi Berlin hakkında edinmiştim. Özellikle çukurcuma times isimli blogdan en spesifik ve en yararlı bilgileri edindiğimi söyleyebilirim. Onlardan biri de Berlin Döneri ve Hasır Lokantasıydı. Kottbusser Tor durağına 5 dk uzaklıkta, Dresden Strasse üzerindeki bu lokantada Türkiye'dekinden katlarca daha lezzetli döneri hem de belki iki kat büyük porsiyonla yiyebilir, sadece 4 euroya tıkabasa doyabilirsiniz. Çalışanların hepsi, müşterilerin yüzde doksanın Türkler oluştursa da orada yaşayan Almanlar arasında da oldukça popüler bir lokanta Hasır lokantası

Yemek sonrası şef garsondan aldığım tavsiyeyle, Görlitzer Strasse üzerindeki Mercan kahvesinde Galatasaray-Samsunspor maçını izledim. Maç sonrası tekrar hostele döndüm. Bir hostel klasiği olan, gece dışarı çıkmadan hostelde ucuza içerek oda arkadaşlarıyla kaynaşma rutinini yaptık. Hepimizin ortak noktası Amerikan Kültürü olduğundan, arka planda dvd'den oynayan Superbad hepimizi güldürüp, samimiyetin artmasını hızlandırdı.

Oda arkadaşlarım, Avusturyalı Nikki, Amerikalı Derek ve sonradan bize katılan diğer iki Avusturalyalı eleman( isimlerini hiç bir zaman öğrenmedim) ile yeterince içtikten sonra dışarı çıkmaya karar verdik. Hostele çok uzakta olmayan, Madame Claude adlı, bir binanın bodrum katına yerleşmiş ve çevrede ayrıca "upside down bar" olarak bilinen bir bara girdik. Bardaki döşemede her şey tersine. Tavana tutturulmuş mobilyalar, buz dolapları, yerdeki mobilyaların ters olması neden upside down bar olarak adlandırıldığını gayet güzel açıklamaktaydı. Orada Hollandalı başka bir grupla kaynaştık

Yeterince içtiğimize ikna olana dek içtik. Çıkıp 1 euro'ya şaşırtıcı büyüklükte pizzalar yedikten sonra sallana sallana hostele döndük.

17 Eylül 2011 Cumartesi

Güncellemeler 20: It's always better on holiday

http://2.bp.blogspot.com/_W9VK7HoKwvA/TP8Tx0XXDoI/AAAAAAAAABE/6kVaN4NI17s/s1600/Holiday-September-1952.jpg

***Güncelleme yazıları can simidim. Blogdan koptuğumda, konu sıkıntısı çektiğimde kesinlikle imdadıma yetişiyorlar. Beni tekrar yazma konusunda motive ediyorlar.

***Kendimle ilgili yazıyorum burada. Kendimi anlatıyorum. Genellikle hayatımdaki dramalar arttığında yazılarım da artıyor. O yüzden az yazdığım zamanlar, ya hayatımdan memnun olduğum, ya da yazamayacak kadar hızlı ilerleyen boşluk periyodlarına denk geliyorlar. Blogu boşladığım bu bir iki ay da o boşluk periyoduna denk geldi.

***Boşluk? Boşluk, yoğun olarak çalıştığım, duygusal anlamda bir gelişme olmadığı gibi anlamsız etkileşimlerin yaşandığı zamanlar... Yanlış anlaşılmak istemem, hayatıma bir anlığına bile olsa giren her insana saygım var, ancak yaşanan her şeyin bir iz bıraktığını söyleyemem.

***Bu boşlukta 2 ay öncesinde yaşadığım yıpranmanın da payı var sanırım. İşin ilginç yanı bu deneyim. 10 yıldır kendi içimde büyüttüğüm ve bir çok defa kendini yaşadığım ilişkilerde ve kimi blog yazılarımda gösteren bir problemin de çözümü oldu. İki travmanın birbirini nötrlemesi ilginç bir deneyim. Burada bir kaç defa bahsettiğim, başarısız ilişkilerimde kendime bahane(ya da sebep) olarak gösterdiğim, kötü kalpli esmer kızı aylardır düşünmüyorum. Geçenlerde evlilik fotoğraflarını gördüğümde hiç bir şey hissetmemem, 1o yıldır aslında bir yabancıyı, tanımadığım bir insanı düşündüğümü gösterdi. Garip bir katharsis değil mi?

***Şimdi sanki artık sıfırdan başlıyor gibiyim. Asıl merak ettiğim şey, 10 yıl önce yaşadığım reddedilme sonrası hep güvenli oynamam, seçilmeyi seçmem, şimdi yeni girdiğimi düşündüğüm dönemde de devam edecek mi? Yoksa sıfırdan başlama ve arınma diye düşündüğüm şeyler başka bir illüzyon mu? Bunu yaşayarak görmekten başka bir yol yok.

***Çalışmayı hala sevmiyorum, ama işimi sevmeye başladım. Bunda artık daha fazla ameliyat yapmaya başlamamın etkisi büyük, bir de yaptığım işe daha iyi hakim olmak güzel. İhtisasın yarısından fazlasını bitirdim. 2 yıl nasıl geçti anlamak zor. Artık yarıyı geçtiğimize göre geçen her gün benim İzmir'den ayrılmamı yaklaştırıyor. Asistanlığın bitmesini ne kadar çok istiyorsam, bu şekirden gitmeyi de o kadar az istiyorum.

***Bu şehirdeki 10. yılıma girdim ve artık fazlasıyla benimsediğimi hissediyorum. İzmir benim bir parçam artık. İhtisas bitince gideceğim herhangi bir şehirde, ki bu benim doğup büyüdüğüm Diyarbakır bile olsa, bu kadar kendim gibi hissedeceğimi düşünmüyorum. Daha önceki yazılarımın birinde bahsettiğim gibi şehri kişiseleştirmek önemli. kendine ait mekanlarının olması, gittiğin mekanlardakilerin seni tanıması. Müşterilikten, müdavimliğe hatta arkadaşlığa geçmek... Bunlar ancak yıllar içinde oluşabilecek şeyler. Üsküdar çaycısı, Kaos, Boombox, Bios, Mavi... Bu şehir bunları da barındırıyor. İzmir, coğrafi sınırları, nüfus istatistikleri, kızlarının güzelliği, körfezi, yüzlerce kez arşınladığım caddelerinden ibaret değil. Acaba şehri sevdiren fiziki ve sosyal ortamı değil de, kişisel mekanlarımız ve içindeki insanlarla kendimize oluşturduğumuz küçük habitat mıdır?

***Bu gece itibariyle tatilim başlıyor. Bu seferden sonra, bir daha uzun bir süre Avrupa'ya gitmeyeceğimi düşünürsek, gayet yeterli bir plan yaptığımı düşünüyorum. 12 günde sırasıyla Berlin, Stockholm, Riga, Talinn, Helsinki ve Milano. Yorucu ama tatmin edici olacak. Geçen yıl yaptığım gibi her gün ayrı bir Blog yazısıyla tatilimi anlatacağım, zira yazıları gezi sonrasına bırakınca külfet halini alıyor.

***Dediğim gibi, yeniden yazmak güzel. Bir süre buraları tatil yazıları dolduracak. Sonra Ekimle beraber yeni yıla girmiş olacağız. (Benim için yeni yıl yıllık iznimin son günü başlar) Hem Ekim benim ayım nasıl olsa...

22 Ağustos 2011 Pazartesi

Orada Olmayan Kız



Bilmiyorsun, çünkü orada değildin.

Orada olamadın bir türlü. Camlardan, vitrinlerin yansımalarından baktım, yoktun. Bazen çok yaklaştığımı düşündüm seni yakalamaya, belki kendimi kandırıyordum bir süreliğine bile olsa orada bulunduğunu düşünerek, ama gördüğümü sandığım belli belirsiz silüetinden başkası değildi.

Çok uğraşıp sevemediğimle yorganın altında film izlerken yoktun. İsteksiz telefon konuşmalarımıza kulak şahidi olmadın. Hazzetmediğim bir şehirde bir başkasıyla yemek yerken orada değildin. Dilimin şaraptan mı soğuktan mı dolaştığını anlamaya çalışıyordum, o sigarasını içerken sen bizimle o balkonda değildin. Bir diğerinin sohbeti biraz daha çekilebilir olsun diye sarhoş olmaya çalışırken de yoktun, bir kaç saat sonra onla sarmaş dolaş eve giderken de...

Sonra o beni üzen, beni üzerken de yoktun. Onun hoşuna gidecek sözcükler aramaya çalışırken yan şezlongda değildin. Diğeri beni teselli ederken de arka masadaki sen değildin. Sahnedeki grup kötü müzik çalarken, gelip benle tanışmaya çalışan sarhoş kız değildin, biraz ötede ne konuştuğumuzu ilgiyle izleyen de...

Haftanın dört günü gittiğimiz nargilecide hiç bulunmadın, haftanın beş günü gittiğimiz barın sokağından geçtin sadece, yine de beni arkadaşlarımla içip futbol konuşurken, ya da herhangi bir şeye kızmış, yakası açılmamış küfürler savururken görmedin.

O, belli bir süre bakışıp bir daha görmediklerimden de değilsin, olsaydın bilirdim. Seninle hiç bir hikayemiz olmadı. Hiç bir çarpıcı tanışma öykümüz de olmayacak. Hiç görmedim seni, hiç gelmedin, hiç orada olmadın. Sadece silüetin, belirsiz, flu silüetin...

7 Ağustos 2011 Pazar

October Swimmer Yeniden Tatilde: Bölüm 4 Brugge

03/07/2011, Brugge, Belçika

Dün geceki Coldplay performansı benim için festivalin zirve noktasıydı. Sonrasında döndüğüm çadırımda titreyek uyumaya çalışırken, aklımda hep "zirvede bırakmalı" düşüncesi dönüyordu... Evet, sevgili okuyucu bunu yaptım. Festival'in son günü Iron Maiden, Kasabian, Kaiser Chiefs, Grinderman ve Black Eyed Peas varken, ben festivali terkettim. Bir kaçak gibi sıvıştım adeta.

Her şey sabah uyanmamla başladı. Gece boyunca titrerken, sabah yine pişerek ve üstümdeki kıyafetleri kat kat çıkarmak zorunda kalarak uyandım, gözümü açtığımda artık gitmek istediğime karar vermiştim. Şimdiye kadar çok güzel vakit geçirmiştim, ama bildiğim tek şey bir gece daha çadırda kalmak istemediğimdi.

Bu fikrimi diğerlerine açınca önce şaka yaptığımı sanıp güldüler, sonra ciddi olduğumu görüp şaşırdılar, hatta bir ara Çağın ve Murat'ı da ikna etmek üzereydim ki Cem gelip onları elimden aldı:) Kahvaltı ve duş sonrası bir kaç dakikada eşyalarımı toplamıştım. Türkiye'den getirdiğim uyku tulumu ve çadırı, Amsterdam'dan aldığım şişme yatağı hatta kirli çoraplarımı Belçika'ya bağışlayarak kamp alanından çıktım. Çağın bana Leuven otobüs durağına dek eşlik etti, uzun ve gereksiz bir yürüyüş yaptık, zira kulağımızı ters taraftan göstermişiz. Yolda iki gün önce tanıştığımız Türk grupla selamlaştık ve nihayet durağa geldiğimizde Çağın'la vedalaşıp otobüse atladım.

Leuven tren istasyonuna vardığımda bile hala ne yapacağıma karar verememiştim. Brüksel ile Brugge arasında kalmıştım. Kesinlikle Brugge'e gitmek istiyordum, ancak ertesi sabah Brüksel'den uçuşum vardı ve sabah dönmenin zor olup olmayacağını bilmiyordum. İstasyondaki çizelgeler bakınca zor olmayacağını anladım ve Brugge'e giden ilk trene bilet aldım.


Böyle spontan hareketler bana göre değildir. Gideceğim şehirler, kalacağım oteller hepsi seyahat öncesinden belli ve ayarlanmıştır, bu sefer hariç. Sonuç olarak öğleden sonra saat 3 civarı Brugge'deydim, nerede kalacağımı bilmiyordum ve elimde haritam yoktu. İstasyondaki şehir planının resmini çekerek bir başlangıç yaptım. Hemen şehir planının yanında ise iki tane hostel reklamı vardı. Onların adresini şehir planında buldum. Artık iphone'umda fotoğraf da olsa bir adet haritam. İki adet de hedefim vardı.

Hava, orada geçirdiğim günlerde hiç olmadığı kadar sıcaktı. Brugge güneşli bir pazar günü yaşıyordu, ancak buna rağmen sokaklar bomboştu. Hosteli bulmaya çalışırken bir kaç ingilizce konuşan, bir kaç da Türkçe konuşan turist dışında neredeyse kimseyi görmedim diyebilirim. Hatta bazı sokaklarda tek başıma yürürken garip bir huzur hissettim.

Sırasıyla Oostmeters, Rozenhoedkaai ve Predikherenstraat caddelerini izleyerek Langestraat 135 ve 137 numaralardaki iki adet binada yerleşimli St. Christopher Bauhaus hostele ulaştım. Giriş işlemlerini yaptıktan sonra eşyalarımı yerleştirip, hostelin barına indim. Bir adet yorgunluk birası(Leffe Blond) ve bana verdikleri turistik haritayla küçük bir plan yaptım. Biraz Nadal-Djokovic Wimbledon final maçına baktım. Kendimi biraz dinlenmiş hissetiğime göre başlayabilirdim.

İlk olarak Hoogstraat'ı takip edip Burg meydanına yürüdüm. Kurulan seyyar tribün ile bazen klasik müzik konserlerine ev sahipliği yapan bu eski meydanda aynı zamanda belediye binası da bulunmaktaydı. Bolca bulunan hediyelik dükkanların birinden tabak kolleksiyonuma eklemek üzere brugge tabağı ve eşe dosta küçük hediyeler aldım. Biraz ilerideki dantel dükkanlarından ünlü Brugge dantellerine baktım. Fiyatları aşırı pahalı buldum. Şöyle ki, bir masa örtüsü 400 euro civarındaydı. Annem olsa "Oğlum iki top dantel ipi al bana aynı modeli ben çıkarırım" derdi.



Bir sonraki durağım çok da uzak olmayan, şehrin en ünlü meydanı Markt'tı. Zaten Brugge'ün, Unesco'nun dünya mirası listesinde olan şehir merkezi, oldukça kompakt olduğundan, sadece yürüyerek neredeyse bütün görülmesi gereken yerleri dolaşmak mümkündü. Markt tabii ki hepmizin In Bruges'te gördüğü ünlü çan kulesi, Belfort'un bulunduğu yerdi. 1200'lü yıllarda inşa edilen, 1800lü yıllara kadar eklemeler yapılarak en son halini alan bu 83 metrelik yapı, şehrin en büyük sembollerinden... Bir saat ile içine girmeyi, tepeye çıkmayı kaçırdığımı görüp hayıflandım. Meydanı dolduran restoranların önünde şöyle bir yürüyerek, bir kaç saat sonrası için keşif yaptıktan sonra devam ettim.

Sırada Heilig-Bloedbasiliek, yani kutsal kan basilikası vardı. haçlı seferlerinde getirilen ve içinde İsa'nın kutsal kanı olduğu kabul edilen kutsal emanetin saklı olduğu bu koyu gri, gotik binayı çok sevemedim. Genelde kiliselerin sahip olduğu huzur verici mimarilerden farklı olarak korkutucu, caydırıcı bir yapısı vardı. İçine girmeden devam ettim.

Steenstraat'ı izleyip şehrin asıl katedrali,
Sint-Salvator'a vardım. 10. yüzyılda yapılan ve 18. yüzyılda katedral statüsü alan bu devasa yapı, günümüzde brugge yerlileri tarafından en çok kullanılan kilise olarak biliniyor. Çevre düzenleme ve restorasyon çalışmaları devam ettiğinden içine giremedim ama bir kaç fotoğraf çekip önündeki taş banklarda biraz dinlendikten sonra bu tarihi turun son durağına yöneldim.


Onze-Lieve-Vrouwekerk, Türkçe çevirisiyle Lady'mizin Klisesi, 122 metrelik kulesiyle Avrupa'daki ikinci en uzun tuğla yapı. 13. yy'da inşa edilen ve sonra eklemelerle en son halini alan bu yapıya, Brugge'li iki tüccar Michelangelo'nın Siena katedrali için yaptığı, Madonna ve çocuk heykelini satın alarak bağışlamışlar. Böylece sanatçının İtalya dışındaki tek eseri de yüzyıllardır burada sergilenmiş.

Doğuya yönelerek Astridpark'a doğru yürüdüm. Park bu güzel yaz gününde biraz dinlenmek için çok uygundu. Bir müddet çimlere uzandım. etrafı izledim. Sonra, midem, bana akşam yemeğini ne zaman yiyeceğimi sordu. Biraz sonra soğuk esmeye başlayan rüzgar, artık kalkmamı söyledi. Bu kadar ısrara dayanamazdım. Markt meydanına yürüdüm. Meydanın arka kısmındaki restoranlardan birine oturdum(hiç bir zaman meydandaki restoranlara oturmam) Brugge'ün alamet-i farikası olan midye, patates ve beyaz şarap istedim. 4 günlük çadır ve sağlıksız beslenme sonrası bu kadar şımartılmayı hakediyordum. Güzel bir akşam yemeği oldu.


Yemekten sonra Markt çevresinde biraz yürüdüm, Simon-stevin plein'deki küçük barlardan birine girerek. Birkaç çeşit Belçika birası denedim. Hoegarden, Leffe, Duvel, Jupiler derken artık kalkmanın vakti gelmişti, zira alkol oranı %10 civarı olan bu biralar şişede durduğu gibi durmayacaktı. Kısa bir yürüyüş sonrası hostele vardım. Kapının önünde biriken ve sosyalleşen hostel sakinlerinin arasına karıştım. Artık her avrupa seyahatimde bolca rastladığım Kanadalı bir grupla biraz sohbet sonrası odama çıkarak uyudum.

***

Bir tatilin daha sonuna gelmiştik. Ertesi sabah erkenden Brüksele gittim. Oradan Milano üzeri İstanbul'a oradan da İzmir'e uçtum. Akşam 10 civarı eve vardım.

Bir kaç son söz söyleyerek bu seriyi de kapatalım
1- Amsterdam'ı iki kez görmek, ekstra motivasyonunuz yoksa çok gerekli değil.
2- Brugge gerçekten güzel şehir, iki gün fazlasıyla yeter.
3- Festival'e evet, çadıra hayır! Özellikle gece 6-7 dereceye düşen sıcaklıklarda çadıra hayır! Bu yüzden bir daha festivale gidersem(ki giderim) mutlaka alternatif konaklama yolları bulmam gerekecek. Bir de daha ılıman ve deniz kıyısındaki yerlerdeki festivalleri tercih ederim
4- Yol arkadaşlarımı çok sevdim, ancak tek başına seyahati daha çok seviyorum. Bunu Brugge'deki geçirdiğim gün daha iyi anladım.
5- Bir sonraki seyahat 16 Eylül-29 Eylül arası; Berlin(3 gün)- Stockholm(2 gün)-Riga(2 gün)- Talinn(3 gün)- Helsinki(2 gün)- Milano(1 gün) şeklinde planlandı, biletleri alındı, otelleri ayarlandı.
6- Seyahat yazısı yazmaya devam edeceğim, ancak geçen yılın yazıları gibi gün gün mü yazmak, ya da bu sefer yaptığım gibi bir kaç parçaya bölüp yazmak mı daha iyi karar veremedim. Bana kalırsa en ideali, oradayken her akşam yazmak, ama ne yazık ki her yerde(özellikle çadırda kaldığınız bir kamp alanında) internete ulaşım kolay olmuyor. Yine de şu son yazıyla beraber üzerimden bir yük kalktığını söyleyebilirim. Artık blog normal rutinine dönebilir.

29 Temmuz 2011 Cuma

October Swimmer yeniden Tatilde: Bölüm 3 Rock Werchter(3. ve 4. gün.)

01-02/07/2011, Werchter, Belçika

Sabahın erken saatlerinde çadırımız saunaya dönünce uyanıp kendimi dışarı attım. Cem farenjit olmuştu, Çağın koşmaya ve kahvaltılık almaya ya Werchter'e ya da Haacht'a gitmişti. En son 36 saat önce duş almıştım ve kendimden tiksinmeye başlamadan önce duşlara yöneldim. Çadırdan duşlara kadar olan çamuru yolu terliğimle gitmek gibi bir gaflete düşmüştüm, zaten yıkanacaktım, sorun değildi, ancak dönerken de aynı yolu yürüyecektim. 15 dakika duş sırası bekledikten sonra 4 euro verip duşa girdim. Sıcak suyu yani tekrar medeniyeti hissetmek gibisi yoktu.

Çağın'ın getirdiği peynirli sandviçlerle kahvaltımızı yaptık, biraz dinlendik, bedava internet standında internet ihtiyacımızı giderdik, telefonlarımızı şarj ettik ve sonunda festival alanına gitmeye hazırdık. Benim için heyecanlı bir gündü, zira Lissie sahne alacaktı. Kendisiyle 2009 kışında, Rock n Beer'de otururken çıkan Bad Romance coverı sayesinde tanışmıştım. Sonra bir kaç ay öncesine kadar unuttuktan sonra, Catching a Tiger albümünü bir şekilde edinip defalarca dinleyip, bu günü beklemeye başlamıştım.

Konserin başlamasına yarım saat önce gidip, olabildiğince önlerde bir yer buldum. Yaş ortalaması oldukça küçüktü, bir sonraki konserde daha küçülecekti. Saat 15.00'te Lissie sahneye çıktı, Cuckoo ile başladı, Bully, Record Collector, When I'm alone çaldı. Şarkı aralarında bir yudum tekila içti. Pursuit of happiness cover'ı yaptı ve in sleep çalarak bitirdi. Performansı, grubu, seyirciyle iletişimi... her şeyi iyiydi.

Lissie'den sonra sahneye Kesha çıktı. Evet, evet o. Yaş ortalamasının birden 15'e düştüğünü görünce, orada ne işim olduğunu düşündüm, ancak itiraf ediyorum Kesha konseri izledim. Sahneye tangayla çıkan, yerlerde debelenip bira fondipleyen sarhoş parti kızı imajıyla Kesha, festivalin en gereksiz ismiydi.

Akşam saatlerine kadar çimlerde, yiyecek içecek standlarında oyalandıktan sonra önce The National'ı sonra Arctic Monkeys'i izledik. Arctic Monkeys iyi çaldı ancak, performansları oldukça mekanik ve ruhtan uzaktı. Seyirciyle hiç bir etkileşimleri olmadı ve ben Alex Turner'i sevmedim. Daha sonra sahneye çıkan Kings of Leon, ağzımızda Arctic Monkeys'den kalan bütün acı tadı unutturacak kadar güzel bir konser verdi. Sırada Arsenal vardı ancak ben artık ayak tabanlarımı hissetmediğim için çadıra gitmeye karar verdim.

Yine gece olmuştu, yine hava sıcaklığı tek haneli sayılara düşmüştü, yine üşüyecektik...

***

Ertesi gün, saat 16.25'e yani Bruno Mars konserine kadar festival alanına gitmedik, Çağın ve Cem ayrı takılırken ben ve Murat biraz yürüdük ve Haacht kasabası yakınında bir yerde oturup festival kapsamında alkol oranı düşürülen diğer biralardan sonra ilaç gibi gelen bir kaç Primus marka bira içtik. Sonra diğerleriyle buluşup Bruno Mars'ı izledik.

Adam gitar çalabiliyor, piyano çalabiliyor, dansedebiliyor ve mükemmel bir enerjisi var. Harika bir saat geçirdik ve ben, bir önceki gün çıkan Lissie ile beraber bu ikisini, henüz o kadar ünlü olmadan, kariyerlerinin başındayken bir festivalde canlı izleyerek şanslı olduğumu düşündüm. İleride çok ünlü olduklarında bunu hatırlamak güzel olacak.

Bruno Mars'tan sonra bir şekilde sahne önüne giriş yaptık. Güzel hareketti, zira sahne önü kısmı turnikelerle sınırlandırılmış ve belli bir sayıya ulaştıktan sonra girişin kapatıldığı bir alandı ve sıradaki PJ Harvey, Portishead ve Coldplay üçlüsünü burada izlemek güzel olacaktı, ancak bu aynı zamanda tam 6 saat kesintisiz ayakta, aç ve susuz kalmak anlamına geliyordu. Sanırım buna razıydık.

Önce Pj Harvey çıktı. Beyaz korseli kıyafeti, garip enstrümanı, "Autoharp" ve yanındaki üçlüsüyle pek tatmin edici değildi. Daha çok son albümü "Let england shake"'den şarkılara yer vermesi ve benim bu albümü hiç dinlememiş olmam da keyif alamamamın sebebi olabilir. Bilmiyorum, ama zaten PJ Harvey de çaldığından çok keyif almıyor görünüyordu.




Neyse ki Portishead çıktı ve festivalin en güzel performanslarından birini sundu. Wandering Star ve Sour times'la ısındık, Glory Box ile alev aldık ve Roads ile közlendik. Hava hafiften kararmıştı. Müzik ışık ve görseller mükemmel bir uyumla beni yükseltiyordu. Havada tatlı bir esinti vardı. Gözümü kapatınca İzmir'den ne kadar da uzak olduğumu. Günlük endişelerimi nasıl da geride bıraktığımı görüyordum. Beni o an hiç bir şey üzemezdi, hiç bir şey sıkamazdı. O kadar rahat ve soyutlanmıştım ki, bu rahatlık hissi kafamı kurcalayan bazı spesifik hislerden arınmama yardımcı oldu. Konser bittiğinde ben değişmiştim ve kararlar vermiştim.



"...and it was called Yellow
"

Festivalin bu en güzel gününün zirve noktası, tabii ki Coldplay'di. Coldplay'i canlı izliyordum. O an bile buna inanmak güçtü. Zaten Chris Martin de inanılmaz bir performans sergiledi. Sahnede o kadar rahattı ki, sanki doğal ortamı o sahneydi. Yeni albümden, Hurts like heaven, Every teardrop is a waterfall, Charlie Brown ve Us against the world olmak üzere 4 şarkı çaldılar. Beğendim. Yeni albüm, X&Y ile Viva la vida arasında bir soundda olacağa benziyor. Bunu da beğendim. İkinci sahneye çıktıklarında çaldıkları 3 parçayla beraber toplam 19 şarkı çaldılar. Yellow ve Fix You benim için konserin en güzel anlarıydı. Festival alanında o akşam yüz bin'e yakın insan olduğunu da buradan belirtmekte fayda var.

Gece 1'de konser çıkışı yüz bin zombie kamp alanlarına yürürken, yiyecek içecek büfelerine saldırırken çocuklar gibi şendik. O kadar acıkmış o kadar susamıştık ki, yedik, dinlendik, yine yedik...

Kamp alanına girdiğimizde kimsenin uyumaya niyetinin olmadığını gördük, herkes bir ağızdan viva la vida'nın melodisini, sanki bir futbol maçında tezahürat yapıyormuş gibi söylüyordu. Kamp alanında giderek büyüyen bir kalabalık oluşuyordu. O kadar yorgun, o kadar yorgundum ki, çadıra girdim sadece ayakkabılarımı çıkardım, uyku tulumuna girdim.

Sonra uyku beni aldı, götürdü.

20 Temmuz 2011 Çarşamba

October Swimmer yeniden Tatilde: Bölüm 2 Rock Werchter(1. ve 2. gün.)

29-30/06/2011, Werchter, Belçika

Amsterdam'da geçen 4 gün sonrası 29 haziran sabahı festival için Belçika'ya hareket etmenin vakti gelmişti. Sabah odayı boşaltıp, otel elemanlarıyla vedalaşırken Amsterdam'da o gün toplu taşıma grevi olduğunu, istasyona taksiyle gitmemiz gerektiğini ve herkes işe gitmek için taksilere hücum edeceğinden taksi bulmanın oldukça zor olabileceğini öğrendik.

Biraz bekledikten sonra Türk bir taksici 4'ümüzü de tek araçla tren istasyonuna götürmeye kabul etti, ancak elbette 20 euro isteyerek hemşerinin, hemşeriyi gurbette sevdiğini bir kez daha kanıtlamış oldu. Tren kalkış saati yakın olduğundan çok uzatmadan kabul ettik ve 10.53 Antwerp trenine tam vaktinde varmış olduk. Tren, bizim gibi çadırı, tulumu, matıyla yola çıkan festivalcilerle doluydu.

2 saatlik bir yolculukla Antwerp'e, oradan 45 dakikalık ayrı bir tren yolculuğuyla Leuven'e, oradan da 20 dakikalık bir otobüs yolculuğuyla da nihayet festival alanına vardık. Vardığımızda saat 16'ya geliyordu ve sınırlı sayıda Extra Long kamp bileti alan insan olmasına rağmen şimdiden etraf çok kalabalıktı.

Bir gün önceden kamp alanına girmeyi sağlayan Extra Long kamp biletinin diğer sahipleri gibi biz de A3 nolu kamp alanında kalacaktık. İrili ufaklı, toplam 10'dan fazla kamp alanı vardı ve güvenlik gerekçesiyle sadece kaydolduğun ve bilekliğinde yazan kamp alanına giriş serbestti. Her kampın girişinde yiyecek ve içki standları vardı, bizim kamp alanın girişine ayrıca seyyar bir carrefour bile kurulmuştu. Biz de uzun bir kuyrukta bekleyerek kamp bilekliğimizi aldık. Artık kampa girmeye ve çadır kurmaya hazırdık.

Kampa girdiğimizde insanların çoktan çadırlarını kurduklarını ve yerleşip sosyalleşmeye başladıklarını gördük. Cem ve ben, benim Yiğitten ödünç aldığım çadırda kalacaktık. Çağın ve Murat da, Çağın'ın getirdiği çadırı kullanacaklardı. Kendimize uygun bir alan seçtikten sonra çadırları yere serdik ve hemen sonra Cem'le bir birimize bakıp gülmeye başladık. İkimiz de çadır kurmayı geçtim, çadırda bile kalmamıştık. Bir süre yerdeki çadıra ve birbirimize baktıktan sonra, kendi çadırını kuran ve bize yardıma gelen Çağın'ın ve çevredekilerin yardımıyla biz de çadırımızı kurduk.

Çadır biraz eskiydi, pollerinin birinde kırık bir yer vardı. Bunlar biraz endişe yaratsa da çadırımız, sağolsun hiç sorun çıkarmadı. Hatta oldukça büyük olduğundan eşyaları, Amsterdamdan aldığımız şişme yatakları, uyku tulumlarını yerleştirince bile içinde boş yer kaldı. Öte yandan Çağın'ın getirdiği çadır ise çok küçük kaldı. Değil eşyalar, yataklar bile sığmıyordu. Neyse ki Carrefour'da uygun fiyatlarla çadır da satılıyordu. Murat kendisine başka bir çadır aldı. (beğenmeyince ertesi gün bir tane daha aldı) Bu arada çadırları kurduktan sonra kapılarının ayrı ayrı yönlere baktığını, ortaya boş, ortak bir alan bırakmadığımızı farkettik, ancak çok geçti, acemiliğimize verdik. Oysa bu festivalin ve kampçılığın kurdu olan Belçikalılar, çadırları daire şeklinde kurup, ortaya tenteler, sandalyeler atmıştı. Hatta bazıları ocak getirmiş, yemek yapıyorlardı...

Çadır telaşı bittikten sonra etrafa, özellikle kamp alanına alıcı gözüyle bakma fırsatı buldum. 60'a yakın tuvalet vardı, sık sık temizleniyordu, ayrıca 24 tane de açık pisuar koymuşlardı, ki çok iyi fikirdi. Tuvalet olayı çok sorun olmayacak gibi duruyordu, ancak lavabolarda sabun yoktu. Hijyen için ekstra dikkatli olmak gerekiyordu. Duşlar kampın girişindeydi ve 4 Euro'ydu. Günün belli saatlerinde açıklardı . Sabahları saat 10'dan sonra oldukça uzun bir kuyruk olduğundan, ya da para vermek istemediklerinden kimileri, sabahları mayo ve bikinilerini giyip pet şişelerle lavabodaki soğuk suyla duş alıyordu... Etrafı alıcı gözüyle inceledikten sonra karnımızı doyurmak ve bir şeyler içmek için kamp girişindeki ortak alana yöneldik.

Fast food büfesinden yemeğimizi, içecek büfesinden de yerel yönetimin talebiyle alkol oranı %2'ye indirilmiş Jupiler biramızı(elbette pet bardakta) alıp saatlerce ortak alandaki masalardan birinde oturduk. Bu esnada masamıza farklı milletlerden farklı insanlar oturdu, onlarla tanıştık. Gece 11'de(evet o esnada hava kararıyor) hava kararıp soğuyup, içtiğimiz biraların bizi sarhoş etmeyeceği de anlaşılınca uyumak ve ertesi gün başlayacak festivale zinde başlamak üzere çadırlara dağıldık.

***

Ertesi sabah çadıra düşen yağmur damlalarının patırtısıyla uyandım. Festival'in ilk günü yağmurla başlamıştı. Sabah erkenden başlayan yağmur, bende "acaba çadır su alacak mı" anksiyetesi yarattığı için, daha fazla uyuyamadım. Çaresiz, çadırda yağmurun dinmesini bekledim. Bir saat sonra yağmurun durdu. Gece boyunca 7-10 dereceler arası gezinen çadır içi sıcaklığın, güneşin bulutların ardından çıkmasıyla birden 30 dereceye yükselmesiyle yazlık kıyafetlerimi giyip kendimi can havliyle çadırdan attım.



Festival alanı bir daha hiç böyle sakin ve temiz olmadı.


Kruvasan, portakal suyu, cheese cake ve meyveden oluşan kahvaltı sonrası keşfe çıkıp, 1 km yakındaki kasabadan para çektikten sonra nihayet festival alanına yönlenmenin vakti gelmişti. Saat 13 gibi içeri girip, yiyecek içecek ve promosyon standlarını gezdik, Bir daha asla o sakinlikte bulamayacağımız telefon şarj noktasında telefonlarımızı şarj ettik, yemek biletimizi, tanesi 2 euro olan 25 kupona bozdurduk ve saat 15.00'te nihayet ilk konser başladı.

Festivali, ana sahnede ilk sahne alan Odd Future Wolf Gang Kill Them All, yani OFWGKTA adlı 11 kişiden oluşan absürd bir hip hop grubu açtı. Herkesin hayalindeki açılış bu olmasa da, bir süre oturup katlandıktan sonra kendimizi koşa koşa Warpaint'i dinlemek Pyramid Marquee sahnesine attık. İlk defa festivalde dinlediğim bu 4 kadından oluşan grubu beğendim, ancak sonra da dinlemek isteyecek kadar sevdiğimi söyleyemem.

Warpaint çıkışı ana sahnede ve ikinci sahnedeki gruplar çok iştah açıcı değildi. Ayrıca sabahki yağmur sonrası bizi çimlerde günleşlendirecek kadar ısınan hava yine bozmuştu. Anouk'a kadar 2 saat vardı ve biz bu sürede çadıra dönüp iklime uygun üstümüzü değiştirdik. Malum mevsim birden yazdan sonbahara dönmüştü ve şüphesiz akşam yine kış gelecekti.

Anouk, 1 saatlik güzel bir konser verdi. Festival katılımcılarının çoğunluğu Hollandalı ve Flemenk bölgesinden Belçikalı olduğundan, Anouk'a ilgi hayli fazlaydı, özellikle Nobody's wife çalarken kalabalık coştu. Tabi biz bu esnada, daha sonra bir kaç defa daha olacağı gibi, Murat'ı bir süreliğine kaybettik. Queens of Stone Age sahnedeyken bulduk. Linkin Park'ı beklerken İsviçre'de yaşayan biri İzmir'li iki kızla tanıştık. Onlar da 11 kişilik gruplarını kaybetmişlerdi. Çok umursamıyorlardı.

Linkin Park'ı onlarla izlemeye başladık, taa ki biz Beady Eye için Linkin Park'ı satana kadar(pişmanlıklarımdan biridir)... Linkin' Park gayet de sağlam bir şekilde çalarken, nereden estiyse, belki bir Oasis esintisi buluruz, belki bir iki Oasis parçası çalarlar da neşemizi buluruz diye düşünerek ikinci sahneye gittik. Ancak tek bulduğumuz bayık bayık, boynunu bükerek şarkı söyleyen, Oasis'in feci halde yandan yemişi grubu ve fönlü saçlarıyla Noel Gallagher oldu.

Bu hayalkırıklığını ancak The Chemical Brothers ile aşabilirdik. Evet, gece saat 1'di ve hava buz gibiydi. Evet, hatta yağmur başlamıştı. Evet, ayaklarımız bizi öldürüyordu, ancak, festivalin en sağlam performanslarından birini izledik. Görselleri, ışık ve lazer şovları, parça seçimleri mükemmeldi. Yağmur altında tüm festival alanı coşmuştu, herkes garip bir uyumla dans ediyordu. Bir süre sonra ben de kendimi aynı ritmin içinde buldum. Gözümü kapattığımda müziğin beni içine doğru çektiğini hissettim. Gözümü açıp ekranlara bakınca, danseden, bir birinin içine geçen renklerle beraber ben de hareket ediyordum, onlarla beraber ben de ekranın köşelerine doğru akıyordum...

Saat 2 buçuk gibi çadıra geldiğimde ıslanmıştım. Üşümüştüm. Ayaklarım ağrıyordu. Kat kat giyinip uyku tulumunun içine girdim. Hala üşüyordum. Özellikle de burnum... Gece uzun ve zor olacaktı.

11 Temmuz 2011 Pazartesi

October Swimmer Yeniden Tatilde: Bölüm 1 Amsterdam

25-29 Haziran 2011, Amsterdam

Aslında tatil 24'ünde başladı. Ertesi sabah herhangi bir telaşa mahal vermemek için bir akşam öncesinden İstanbul'a geçtim. Geceyi Cem'de geçirecek sabah erkenden beraber havaalanına gidecektik. Çağın da aynı şeyi düşünmüş olacak ki, benden bir iki saat sonra onun da Cem'e gelmesi ve Murat'ın da bir ara uğramasıyla yol arkadaşlarımla tanışmış oldum.

Ertesi sabah uzunca bir yolculuktan sonra Schipol havaalanına saat 13 civarı indik. Tandığım en talihsiz insanlardan Cem'in , ki kendisi bu yolculukta da bunu defalarca kanıtladı, elbette pasaport kontrolünde anlamsızca bekletilmesi, ufak bir sorgulamaya maruz kalmasıyla havaalanından çıkışımız geçikse de 3 gibi Amsterdam Centraal'de, 4'e doğru da otelimizdeydik.

Frederiksplein'e yakın, Leidsplein ve Rembrandtplein gibi şehrin ana atraksiyon meydanlarına nisbeten uzak, Cocomama diye ilginç isimli, Red Light District oluşturulmadan önce bir genelev olarak hizmet veren eski bir binaya yerleşimli hostelimizi beğenmiştim. Genç ve yardımsever elemanları, iyi düşünülerek düzenlenmiş bahçesi, ortak oda-mutfağı, temizliği hep iyi yönleriyken, tek can sıkıcı kısmı küçük ve sıkışık odalarıydı. Odada pek vakit geçirmediğimizden bu da pek sorun olmadı.


Ben ve Cem'in Amsterdam'a daha önce gelmiş olmamız ilerleyen günlerdeki planlarımızı oluştururken oldukça yardımcı oldu. Bu yüzden uzun uzadıya Amsterdam'da geçen bu 4 günü anlatmak yerine ufak bir özet geçeceğim.

**Genelde yukarıda da bahsettiğim gibi Leidsplein ve Rembrandtplein arasında gezindik, bazen Dam meydanı çevresinde dolandık, Özellikle kamp malzemesi alışverişi için Dam meydanının arkasındaki mağazaları arşınladık. Festival için eksiklerimizi tamamladık, aldığım şişme yatak ve yastık kampta oldukça işime yaradı.

**Bazen öğünleri Febo(fast food otomatları), oldukça yaygın olan patates kızartması çılgınlığı ve tabii ki tatlı pasta börek çörek satan bakerij ziyaretleriyle geçiştirmiş olsak da, Türkiye'den geldiğimizi anlayınca Türk olduğunu nedense çaktırmamaya çalışan ancak kontra sorularla pek bir seçenek bırakmadığımız Yusuf Abi'nin Meksika restoranı gibi yerlerde, adamakıllı yemekler de yedik.

**Bol bol kahve içtik, bazen o kadar dolaşmanın yorgunluğunu alsa da bazen rahatsız ettiği de oldu, ancak İtalyanlar'ın dediği gibi, Roma'da Romalılar gibi yapmak gerek.


**İlk iki gün bozuk ve yağmurlu hava 3. gün ısınınca kendimizi hemen sahile, Volendam'a attık:) Hollandalıların geçtiğimiz yüzyıldan beri okyanusla savaşı sonrası okyanusa setler çekerek göl haline getirdiği Markermeer'e kıyısı olan bu ufak sahil kasabasını sevdim. Amsterdam'a otobüsle sadece yarım saat uzaklıkta olduğu için gidilip görülebilir, ancak kısıtlı zamanınız varsa bir kısmını Volendam'da harcamanızı pek tavsiye etmem. Neticede biz de gittik, deniz ürünleri yedik, birer bira içip dolaştık ve geri döndük.

**Geçen yıldan hatırladığım ve hepsini tavaf ettiğim Amsterdam gece kulüplerine bu yıl pek ilgi göstermedim. Onun yerine akşam belli bir saatten sonra hostele gelip, oradakilerle içip muhabbet etmeyi, varsa bir plan topluca çıkmayı tercih ettik.

**Yine geçen yıl pek sevdiğim şehrin daha sakin ve yerli tarafı Haarlemstraat'a bu yıl diğerlerini de götürdüm. Bir kaç saat geçirdik ve onlar da çok sevdiler.

Neticede bol bol güldüğümüz 4 gün geçirdikten sonra 29 Haziran sabahı, asıl geliş sebebimiz, Rock Werchter festivaline gitmek için Belçika'ya hareket ederken, sakin ve aynı zamanda çılgın şehir, Amsterdam'a bir daha geldiğime pişman değildim.