Gezi Yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gezi Yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Aralık 2012 Pazartesi

October Swimmer- On The Road: Gün 7 Rock werchter- Mumford and sons

30/06/2012 Werchter

Günlerden sonra ilk defa bu kadar dinç uyanmıştım ve yiyecek bir şeyler bulmak için kendimi çadırdan attım. Bugünü Jana, Kristi ve Meksikalı çocuklar Patricio, Carlos, Joogi ve Harim'le geçirmeye karar vermiştim, kahvaltıdan sonra hepsini çadırlarımızın ortasına serdikleri sedirin üzerinde buldum. Festival alanına gitmeden bir süreliğine hep beraber takıldık ve ben o gün en azından sıkılmayacağımı anladım.  Zira Meksikalı çocuklar fazlasıyla kafa dengiydiler, Jana'yla aynı çadırda kalıyorduk, ama festivale gelirkenki tanışmamız hariç aslında birbirimizi pek tanımıyorduk ve son olarak grubun iyi niyetli ancak nevrotik kadını Kristi'yi izlemek eğlenceli olabilirdi. Dediğim gibi festivaldeki son günüm en azından ilginç olacaktı.

Böylece festivaldeki son günüm Alabama Shakes ile başladı. O konseri hiçbirimiz gerçek anlamıyla dinlemedik diyebilirim. Hava oldukça güneşli ve sıcaktı ve biz Pyramid Marquee önünde güneşlenip sohbet ederken Alabama Shakes bize fon müziği oluşturuyordu. O bir iki saati Meksikalı çocuklarla birbirimizi daha yakından tanıyarak değerlendirdik. 16.30'a kadar çevrede oyalanıp Jana'dan Kristi ve Patricio arasındaki dedikoduları dinledikten sonra önce Nneka sonra Ben Howard için Pyramid Marquee sahnesine geri döndük.

Bu festivalin benim için en büyük kazancı Ben Howard, onu da Jana'ya borçluyum. Israrla dinlememi istemese hala bu genç adamdan haberim olmayacaktı. Özellikle Only love'da salonun halini görmeliydin sevgili okur. Görememiş olsan da hissetmen için bu videoyu izlemeni öneririm.



Ben Howard'tan sonra koşarak ana sahneye gittik, diğerleri çoktan sahneye yakın bir yere yerleşmiş bizi bekliyorlardı. Sahnede Mumford and Sons vardı! Yıl boyunca sürekli dinlediğim ve bu festivale tekrar gelmemin Pearl Jam'den sonra ikinci sebebi olan Mumford and Sons! Marcus mumford'un kolu alçıdaydı ve bu yüzden sadece vokal yapacaktı, başka bi gitarist getirmişlerdi. Olsundu. Bunda kötü ne vardı ki?

 Setlistin yarıdan fazlasını henüz çıkmamış Babel albümünden şarkılar oluşturuyordu iyi oldu, zira yeni albüm hakkında fikir edindik ama beni  asıl sevindiren, canlı dinlemeyi çok istediğim  Little lion man, Thistle and weed ve The Cave'i çalmalarıydı.



Sıradaki konser The XX'ti ve gayet iyi çalıyorlardı, Kristi Patricio ile ilgili ağlıyordu ve sürekli benden özür diliyordu. ben ise İsveçteki kocası acaba şu an ne düşünüyordur diye merak ediyordum. Öte yandan Jana ve benim üzerime de bir hüzün çökmüştü. Kristi'nin gözyaşları bizi de etkilemişti, ya da benim festivaldeki son saatlerimdi... Ama ikimizin de aklında Regina Spektor vardı.

O kadar güzel bir performans izledik ki, bir gün önce nefret ettiğim Lana del Rey de bu performansa tanık olmalıydı. Sahnenin tam önündeydik ve Regina Spektor kelimenin bütün anlamıyla bize dokunabiliyordu. Şarkı aralarındaki konuşmaları, şarkılarını söylerken hissettirdiği samimiyet ve sıcaklık... Sanki konser bitince aşağı inecek birer bira içip diğer konserleri beraber izleyecektik. Tabii ki konser bitince o sahne arkasında kayboldu, biz de Editors'u dinlemek için ana sahneye gittik. Başka ne olabilirdi ki sevgili okur?

 Gecenin son konseri de bitmişti, ben Kristi ve Jana çadıra doğru yürüyorduk. Üçümüz de sessizdik. Üçümüzün de aklından bir sürü şey geçiyordu. Ben ertesi sabahki uzun geri dönüş yolculuğumu, Jana'nın o an ne düşündüğünü, İzmir'i, tatil dönüşünün ilk günü çalışmanın ne zor olduğunu, neden işe giderken traş olmam gerektiğini düşünüyordum. Festival alanından kamp alanına 2 km'ye yakın yürüme mesafesi vardı ve bu mesafe bir sürü düşünceye yeterdi. Bir ara o esnada Jana'nın ne düşündüğünü duyabilmek istedim, ancak Jana'nın akıcı bir İngilizcesi olmasına rağmen Almanca düşündüğünden neredeyse emindim ve duysam da bir şey anlamayacaktım.

Kamp alanına varınca çadıra girmeden Kristi'yle vedalaştım, sabah erkenden yola çıkacaktım ve uyandırmak istemiyordum. Çadırı ve uyku tulumunu onlara bırakacağımı söyledim. Bana yararı olmayacaktı ve onlar benden sonra bir gece daha burada kalacaklardı. Kristi'nin mezar gibi çadırında uyumalarına gerek yoktu. Jana'ya göre artık en azından çadırı geri almam için onunla tekrar görüşmeliydim.

Ben geçen yıl da burada bir çadır bırakmıştım, o yüzden çadır pek umrumda değildi, ancak...


14 Ekim 2012 Pazar

October Swimmer- On The Road: Gün 6 Rock werchter- Pearl Jam


 29/06/2012, Werchter

Güneş çadırın içini adeta hamam gibi yapmıştı. Değil uyumak, içeride kalmak bile zordu. Henüz erken olmasına rağmen kendimi dışarı attım, en azından duş sırası çok uzamamış olacaktı. Jana hala uyuyordu. Yaklaşık 15 dakika duş için bekledikten sonra, ki Rock werchter için mucize kısa bir süredir, duş alıp kendimi temiz hissettim. Marketten aldığım meyve kruvasan ve sütle kahvaltımı yaptım. Ilık hava,  hafif çiselemeye başlayan yağmurla çok güzel bir kombinasyon oluşturmuştu. 

Çadıra döndüğümde Jana uyanmış, Kristi'nin de uyanmasını beklerken bir şeyler atıştırıyordu. Meksikalı çocuklar çoktan festival alanına gitmişlerdi. Jana 2'den sonra beraber festival alanına gitmemizi önerdi, Çadırın içi sıcaktı, illa ki güneşin altında kalacaktım. Müzik dinlerken güneşin altında kalmayı tercih edip, önceden tek başıma gitmeye karar verdim. Gelince haber vereceklerdi...

Rock werchter bu sene daha da büyümüş, Ana sahne, Pyramid Marquee ve son eklenen The Barn ile sahne sayısı 3'e çıkmıştı.  Her şeyin sayısı arttırılmış, alan genişlemişti. Pyramid marquee'nin açılış konseriyle ben de RW 2012'nin siftahını yaptım. 45 dakikalık güzel bir  Eastern Conference Champions performansı sonrası Miles Kane ve Wiz Khalifa(Evet, gerçekten... İlginç bir deneyim oldu ama) için diğer sahneleri gezdim. 

ECC
Saat 5 gibi Gossip sahneye çıktı ve hiç beklemediğim kadar güzel bir performans izletti. Bu esnada jana mesaj atmış, nerede olduklarını tarif etmişti bile. Biraz gezinip göz ucuyla onları buldum, ancak bir süre daha tek başıma müzik dinlemek istediğime karar verdim, ya da kendimi öyle ikna edip yanlarına gitmedim. Saat 6 civarı Barn'da The Temper Trap çıkacaktı ve İzi'yle orada buluşmak üzere sözleşmiştik. Hatırı sayılır bir çaba sonucunda nihayet İzi ve Djarum Black paketleriyle buluştuk. The Temper Trap en çok daha önce hiç görmediğim dinlerken hiç öyle hayal etmediğim solisti Dougy Mandagi ile şaşırttı. Sweet Disposition çalarken Levo ve diğerlerine nispet tweetleri attık. Hakkını vererek 1 saat çaldılar. Her şey güzel gidiyordu, sonra Lana Del Rey çıkıp şu güzel ortamı bozmasa iyiydi.

Sahne duruşu ve canlı performansı çok kötüydü. Geçen kış bir iki şarkısına dilendiğim kadının balonu oracıkta bir kaç şarkıda patlamıştı benim için zaten İzi'nin beraber geldiği diğer arkadaşları da gelince bir kaç şarkıdan sonra dayanamayıp çıktık. Pearl Jam'den önce sadece bir konser kalmıştı ve biraz takıldıktan sonra artık sahne önünde gidebildiğimiz kadar ileriye gitmeyi denemeliydik. İki sahne arasında bir süre takıldıktan sonra ana sahneye yöneldik. Pearl Jam'den önce dEUS çalıyordu. Belçikalı grup hiç fena değildi, ancak talihsizlerdi, zira festival alanındaki Belçikalılar hariç herkesin aklında Pearl Jam vardı. Hepimizin moodu yükselmişti. Aylardır beklediğimiz Pearl Jam için hazırdık. 

The Temper Trap
Eddie Vedder saat on buçuğu biraz geçe sahnede göründü. Dev ekranda yüzünü görmek beni sevindirmişti, ancak aynı zamanda şu efsane videodaki genç Eddie Vedder değildi artık ve ben bununla o an yüzleşiyordum. Ne kadar yanıldığımı o bir buçuk saatte gösterecekti  Do the Evolution ile başladılar sonra sırasıyla got some, interstellar overdrive, corduroy, elderly woman behind the counter in a small town, given to fly, world wide suicide, comatose, even flow, ole, the fixer, spin the black circle, daughter, just breathe, why go, jeremy ile devam edip better man ile bitirdiler. Sahneye tekrar çağırılınca gelip public image, alive, Rockin' in the free world coverı ve en son yellow ledbetter ile bitirdiler.  Her şeyi yaptı Eddie Vedder. Ön sıraya inip herkesle el sıkıştı, elindeki şarabını ikram etti, sahneye kardeşi ve çocuklarını çıkardı... Black çalmayarak üzdü, ama elden bir şey gelmiyordu. Netice olarak beklediğim her ana değmişti onları sahnede görmek.

Saat yarıma gelirken Pyramid marquee'de Beirut'a yetiştik. Ancak hepimizin aklı hala Pearl Jam'deydi. Beirut da aynı talihsizliği yaşıyordu. Hangi şarkıları dinlediğimi bile hatırlamıyorum. Damla'ya verdiğim sözü tuttum en azından, onu arayıp bir şarkı dinlettim. Hangi şarkıyı dinlettiğimi bile o sonra söyleyince hatırladım desem? Beirut bitince İzi ve arkadaşları otele ben ise çadırıma yöneldim. Çadıra giden iki kilometre boyunca kendi kendime gülümsüyordum. Çadıra girmemle uyumam arası sadece saniyeler sürdü. Jana'nın çadıra girmesi, yan çadırdaki gürültücü ergen Belçikalılar, hiç bir şey beni uyandırmadı. Çok güzel bir uyku çektim. Ertesi gün Jana, uyurken gülümsediğimi söyleyecekti...

18 Ağustos 2012 Cumartesi

October Swimmer- On The Road: Gün 5 Budapeşte-Brüksel-Leuven

28/06/2012, Werchter

Budapeşteki son günüm başlamıştı. Brüksele saat 15.40'ta uçuyor olmama rağmen, işe gitmek için benim evden çıkmamı bekleyen Krizstina'yı daha fazla bekletemezdim. Saat 10 gibi Krizstina'ya her şey için teşekkür edip, kendimi sokağa attım. Plan belliydi kahvaltı, kabul edilebilir bir saate dek aylaklık, sonra havaalanı...

Deak ferenc meydanında kahve ve kruvasan'dan meydana gelen klasik Avrupa yalancı kahvaltısından sonra öylesine dolanmaya başladım. Yüküm ağır değildi, amaç aylaklıktı zaten. Hediye dükkanlarına girip çıktım, bu kez tabak almadım ve 8 yıldır sürdürdüğüm, gittiğim her şehirden tabak alma geleneğim de böylece bitmiş oldu. Vitrinlere bakındım, O sevdiğim kitapçıya uğradım, kafesinde bir mola verdim ve sonunda o kabul edilebilir zamanın geldiğine kanaat getirince, önce metroyla Kobanya kispest'e, sonra da 200 numaralı otobüsle havaalanına... Geldiğim gibi gittim.

Bineceğim uçak beni Brüksel Charleroi havaalanına götürecek, oradan önce Brüksel merkeze, daha sonra Leuven'e en sonda ise nihayet festival alanına, Werchter'e geçecektim. Ancak şöyle bir sorun vardı. Geçen yıl 4 kişi olarak gittiğimiz festivale bu kez tek başıma gidiyordum. Aslında orada İstanbul'dan İzi'lerle buluşacaktım, ancak an itibariyle ne çadırım ne matım ne uyku tulumum vardı. Bana hiç uymayacak şekilde hazırlıksızdım, aslında artık biraz daha kendimi bağladığım ipleri gevşetmeyi, biraz daha hazırlıksız olmayı seçmiştim, ama bu geçiş dönemi doğal olarak kaygılar yaratıyordu.

Önceden haberleşmiştik, İzi'ler haliyle festival alanına benden önce varacaklar ve festival alanındaki süpermarketten varsa kamp malzemelerini bitmeden benim için tedarik edeceklerdi. Plan buydu, ancak havaalanından attığım mesajlara cevap gelmedi. Özetle, uçağa binmek üzereydim, çadırım, uyku tulumum yoktu. Belçika'ya vardığımda kamp dükkanlarının hepsi kapanmış olacaktı ve ben bir belirsizliğe doğru gidiyordum.

Sevgili okur, bazen olay akışına yeni bir bilinmeyen girer ve her şey değişir.  Bazen bu Ryanair'in Budapeşte-Brüksel uçuşunda olur. Uçağa binen en son yolculardandı, yanıma oturdu ve sanki bir süreliğine bir yere gitmiş de geri dönmüş gibi konuşmaya başladık. Bana Brüksel'de ne yapacağımı sordu. "Brüksel yakınında bir festival var oraya gidiyorum" dedim. "Werchter mi? Oysa ben de oraya gidiyorum" dedi ve bahsettiğim gibi olay akışı değişti.

Jana daha önce tanıştığım hiç bir Almana benzemiyordu. 29 yaşında, Münster'de yaşıyor, psikoloji doktorası yaparken  bir yandan da bir STK'da çalışıyor. O da çok gezmiş, bir sürü hikayesi var. Böylece yol arkadaşı olduk. Ona kamp malzemesiyle ilgili sıkıntımı, arkadaşlarımdan hala haber alamadığımdan bahsettim. Bir şekilde çözüleceğini söyledi. Aslında çözüldü de...

Uçaktan inip, bizi Charleroi'dan Brüksel merkez garına götürecek otobüse bindik. 1 saatlik yolculuğumuz terlemek ve birbirimizi daha yakından tanımaya çalışmakla geçti. Hava hiç Belçika'daymışız hissi vermiyordu, Geçen yıl aynı zamanlar oldukça soğuk ve yağmurlu olmasına rağmen bu yıl nemli boğucu bir sıcak vardı. Otobüste nihayet beklediğim mesaj gelmişti, ancak yanıt beklediğim yanıt değildi, zira İzi Leuven'de bir otelde yer bulduklarını ve orada kalıp her gün gidip döneceklerini ve ne yazık ki otelde başka yer olmadığını yazmıştı. Yani evet, kamp malzemelerini geçtim, artık beraber kamp yapmayı planladığım insanlar da yoktu. Jana, orada arkadaşlarıyla buluşacağını ve bana bir çadır bulduktan sonra dilersem onlarla beraber takılabileceğimi söyledi. Memnuniyetle kabul ettim.

Brüksel tren garından koştura koştura leuven trenini yakaladıktan 20 dakika sonra Leuven'deydik. Buradan 24 saat çalışan ücretsiz servislerle festival alanına geçmek mümkündü, ama öncesinde bana çadır satın alabileceğimiz bir yer aramaya başladık. Saat neredeyse 8 olmuştu ve kamp dükkanları en geç 7'de kapanıyordu, ama olsun denemenin zararı olmayacaktı, ki bulduk da. Kapanmakta olan bir dükkan bulup kendimizi içeri attık ve son derece yardımsever tezgahtar eşliğinde bana oldukça geniş bir çadır, bir mat ve bir uyku tulumu almıştık. hepsi 60 euro tutmuştu. Hem fiyatı uygundu hem de en önemlisi artık hem kamp malzemelerim vardı hem de kamp alanında yalnız takılmayacaktım. Bütün problemler bir anda çözülmüştü. Servise bindik ve festival alanına gittik.

Jana ve Kristi

Kamp alanına girişimizi yaptıktan sonra Jana'nın arkadaşı Kristi'yle tanıştım. Son derece sıcak kanlı ve eğlenceli bir insana benziyordu. Amerikalıydı ancak İsveçli eşiyle evlendikten sonra o ülkeye yerleşmiş, orada yaşıyordu. 4 meksikalı arkadaşıyla önce euro 2012'ye gitmiş, oradan da festivale gelmişlerdi. Meksikalı çocuklar, konser alanında olduklarından o gece onlarla tanışamadım. Jana, Kristi'nin ikisi için ayarladığı ancak tek kişinin bile zor sığdığı çadırına yerleşip, benim çadırımı kurmama yardım ettikten sonra Kristi'yle beraber konser alanına gittiler. Ben bilet alırken kombine biletler tükenmişti, o yüzden sadece 2 ve 3. güne bilet almıştım. İlk günkü program çok ilgimi çekmemişti hem de saat 10'u geçiyordu, bir kaç saat sonra zaten konserler bitecekti. Foundation'u okumaya devam ederek ve kamp alanında gezinerek vakit geçirdim. Alışılagelmişin dışında bir sıcak vardı...
İşte havalandırma deliği dahi olan çadırım.

Jana ve Kristi konserden döndükten sonra küçük çadırlarında o sıcağa dayanamadılar. Jana daha fazla dayanamadığını, o mezar gibi çadırda kalırsa öleceğini söyledi be  benim çadırımda  uyumasının benim açımdan sorun olup olmayacağını sordu. Eşyaları yayarak yerleştirdiğim halde çadır hala 4 kişiyi bile alabilecek büyüklükteydi. Elbette bir sorun yoktu...

7 Ağustos 2012 Salı

October Swimmer- On The Road: Gün 4 Budapeşte

27/06/2012 Budapeşte
Sabah uyandığımda alkolün ve sıcağın etkisiyle başım zonkluyordu. Budapeşte en sıcak gününü yaşıyordu o gün. Soğuk bir duş, ağrı kesiciler ve Krizstina'nın hazırlayıp masaya bıraktığı kahvaltı biraz yatıştırınca öğlene doğru evden çıkabildim.

Metroyla Nyugati tren istasyonuna gittim, ilk durağım olan Margit Adası oradan yürüyüş mesafesi uzaklığındaydı. 15 dakikalık sıcak bir yürüyüş ardından Margit köprüsünü geçerek adaya ulaştm. Margit adası, Tuna nehri üzerinde 2,5km x 0,5km'lik bir alana sahip uzunca bir ada. Üzerinde yerleşim alanı yok ve adanın tamamı aslında bir park ve dinlenme yeri olarak kullanılıyor. Bugün gibi havanın güzel, güneşin bol olduğu günlerde ise güneşlenen macarlarla dolup taşıyor. Ünlü Sziget müzik festivalinin burada yapıldığını sanmak sık yapılan yanlışlardan biri, onun için, yine Tuna üzerindeki Obudai adası kullanılıyor. Bir süre adanın üzerine çöken huzurdan payımı alıp dinlendikten sonra devam etmeye hazırdım.

Tekrar Nyugati istasyonuna yürüyüp deak ferenc üzerinden, tarihi sarı metro hattına geçtim. Line 1 olarak adlandırılan bu hat 1890'da inşa edilen budapeştenin en eski metro hattı ve tüm istasyon ve trenlerde bu nostaljik havayı korumaya çalışmışlar. Özellikle ahşap bilet gişeleri oldukça şık bir hava katıyor. Nostaljiye olan ilgim belli,  haliyle fazlasıyla sevdim bu hattı. Metrodan inip ünlü Kahramanlar Meydanı, Hösök Tere'ye vardım.

Hösök Tere, ünlü Andrassy caddesinin en ucuna yerleşmiş bir anıt kompleksi. Bana biraz Berlindeki Branderburg kapısıyla, Riga'daki Özgürlük anıtının karışımı hissini verdi. Beli bir zamandan sonra Avrupa'da her yerin birbirine benzeme sendromu işte... 1900 yılında tamamlanan anıt yarım daire şeklindeki kolonlar ve ortasındaki dikilitaştan oluşuyor. Dikilitaşın üzerindeki melek ise Cebrail. Sağ ve soldaki kolonlarda macar tarihinin ünlü simalarını görmek mümkün. Tabi sosyalist rejim esnasında bu heykellerden dini referansı olanların başkalarıyla değiştirildiğini belirtmekte fayda var.

Hösök Tere sadece o anıttan ibaret değil aslında. Arkasındaki büyük gölet ve park, iki büyük sanat müzesi ve parkın içindeki minik şatolarla bir kaç saat ayırabileceğiniz bir yer. Margit adasındaki gibi, burada da insanlar güzel günün tadını çıkarıyorlardı. Ben de onlara dahil oldum. Gölgede biraz uzanıp arada esen serin rüzgarı ve çim kokusunu takdir ettim. Çimler ve karıncalar kaşındırmaya başlayınca bu sihirli an bozuldu ve bir şeyler yemek ve biraz uyumak için eve döndüm.



Akşam tekrar Serkan'la buluşup Kiraly caddesindeki Kuplung adlı hem bahçesi hem iç mekanı olan eğlenceli bir mekana gittik. İçerisi tıklım tıklımdı. Hem backpackerların uğrak mekanı olması hem de bahçedeki perdede İspanya-Portekiz maçını vermeleri içeriyi bu kadar kalabalık yapmıştı. Biz de Budapeşte'nin en güzel yanlarından biri olan ucuz alkol eşliğinde maçı izleyip, Cristian Ronaldo'nun elenmesine sevinerek geceyi noktaladık.


5 Ağustos 2012 Pazar

October Swimmer- On The Road: Gün 3 Budapeşte


26/06/2012 Budapeşte
Budapeşte'deki ikinci günüme sabah erkenden kalkarak başladım. Şehir olması gereken serinlikte olduğu için rahat bir uyku uyumuştum ve kendimi uzun uzun yürüyebilecek gibi hissediyordum. Yürüdüm de... Krizstina'nın evinin hemen bir iki sokak yukarısındaki Buda kalesiyle başlayıp duruma göre gerisine bakacaktım.

Buda kalesi, 160 yıl kadar Osmanlı kontrolünde kalmış, büyük bir sembol. Yıllarca Habsburg hanedanı geri alınmak için kuşatılan, büyük zarar gören kale nihayet  1686'daki büyük kuşatmada tekrar Habsburgların eline geçmiş. Kaleden geri kalanlar desek daha mantıklı olur. Kale aslında bir semtten oluşuyor, yekpare bir kale yapısından çok surlarla çevrili bir yerleşim alanı mevcut. Ortasında en sevdikleri ve belki de macarlara en altın çağını yaşatan ancak ne yazık ki 47 yaşında erkenden göç eden kralları Matyas'ın adını verdikleri kilisesi, diğer bir kralları Stephen'ın adını verdikleri kulesi en meşhur yapılarından. Tabi şu an orada daha meşhur bir yapı da var. Budapeştenin en eski pastanelerinden Ruszwurm... Çoğu zaman yer bulmanın mümkün olmadığı ve 1827den beri aktif olarak çalışan aile işletmesinde oturup keklerden, strudel ve reteslerden yemek artık bir turist aktivitesi olmuş durumda, ama sırf bu yüzden burun kıvırıp es geçenler çok şeyler kaybediyor.

Geri kalmayıp retes ve kahveyle ikinci kahvaltımı yaptıktan sonra ilk olarak hemen karşıdaki Balıkçı Burcuna yönlendim(Halaszbastya). Eskiden muhtemelen top bataryalarının yerleştirildiği bu burç şimdi Tuna nehri ve şehrin karşı yakası olan Peşt'i izlemek için en güzel manzaraya sahip bir teras olarak kullanılıyor. Herkes gibi ben de klasik turist pozumla fotoğrafımı çekildikten sonra yoluma devam ettim.

Tabii ki saray kısmını sadece dışarıdan severek devam ettim. Hiç bir şehirde sarayları, içerideki şaşaayı sevemedim. Bu yüzden artık içeri girmiyor, dışarıdan bakıp yoluma devam ediyorum. Kalenin son ucundaki ulusal müze binasını da ziyaret edip karşıya geçmenin bir yolunu bulmak niyetindeydim. Saray, müze bir yana, bir kuzgunlu kapı vardı ki, o benim buda kalesinde en sevdiğim şey oldu.

Girişinde bekleyen aslanlara selam verip, meşhur zincirli köprüden yürüyerek Peşt'e geçtim. Dün gece Serkan'ın gösterdiği yerleri bir de gündüz gözüyle görmek istiyordum. Köpürden sonra ilk karşıma çıkan deak ferenc meydanını geçip opera binasına yönlendim. Gece ışıklarla nasıl güzelse gündüz de aynı güzellikteydi, hatta bir sonraki programın beze basılmış fotoğraflı afişleriyle çok daha güzel görünüyordu. Opera binasından sonra, ünlü Andrassy caddesini takip ederek-mümkün mertebe- gölgede yürümeye devam ettim. Artık içecek bir şeylere ve serin bir yerde biraz oturmaya ihtiyacım vardı. Aklımda dün geceden gözüme kestirdiğim bir kitap evi vardı. Adını tam hatırlamıyor olmama rağmen bulmam çok zor olmadı

1900lü yılların başında ünlü yahudi tüccar ailesi Goldbergerler tarafından yaptırılan ve budapeştenin ilk alışveriş merkezi ünvanını alan Parisi nagy Aruhaz, şimdi çok güzel bir kitapevi olarak kullanılıyor. Üst katındaki balo odası ise aynaları ve tavan tablolarıyla şu an çok şık bir kafe. Kitapçı kısmınında bir süre oyalandıktan sonra soğuk bir şeyler içip dinlenmek için kafe kısmında bir saat geçirdim. Evet dinlendim, ancak gündüz vakti içtiğim bira tabii ki uykumu getirmişti.  Eve dönüp bir süre dinlenmek akşam tekrar çıkmak mantıklı geldi, öyle de yaptım.

Yine couchsurfing üzerinden sözleştiğimiz hatta daha sonra Eindhoven'dan aynı uçakla geldiğimizi öğrendiğim Sandra'yla bir şeyler içmek için, akşam saat 8 gibi buluştuk. Sandra Hollanda'nın kuzeyinde bir hidroelektrik santralde mühendis olarak çalışan ve benim gibi her tatilinde yalnız başına spontane tatiller yapan ilginç biriydi. Lizst ferenc sokağındaki mekanların birinde bir şeyler yedikten sonra, ki bu kez yemeği hiç beğenmedim, deak ferenc meydanında yine bir önceki gece Serkan'la gezerken gözüme kestirdiğim Akvarium adlı mekana geçtik.

Akvarium gündüzleri bazen sanat etkinlikleri için kullanılan, geceleri ise Club haline gelen ve yer altına yapılmış büyük bir mekan, ancak mekanın kendisi değil üstündeki park daha popüler. Akşamları içkisini alan herkes soluğu orada alıyor. Bu gece gibi havanın da güzel olduğu geceler bazen oturacak yer bulmak dahi zorlaşabiliyor. üstelik parkın ortasındaki  süs havuzunun şeffaf tabanından Akvarium'un içini görmek de mümkün. Sanırım mekana Akvarium adını veren detay da buydu.

Alkol, serin hava, sarhoş macarların ilginç hareketleri, muhabbet derken saat 2'yi geçmişti ve bir şekilde oradan kalkmak gerekiyordu...

25 Temmuz 2012 Çarşamba

October Swimmer- On The Road: Gun 2 Eindhoven-Budapeşte



25/06/2012, Budapeşte

Evet tatil demek, yol demekti benim için, ancak bazı günler yol tatilin önüne geçiyordu. Bu gün de o günlerden biriydi.

Amsterdam'da hiç tavuk görmedim, ama emin olun olsalardı bir önceki gece hepsi benden geç uyurdu. O kadar erken uyumuşken sabahın köründe kargalardan önce kahvaltımı yapıp(Nerden girdiysem bu kuş metaforlarına...) sırtımda çantamla yoluma devam etmeye hazırdım. Saat 10 treniyle Eindhoven'a geçtim, oradan da hiç oyalanmadan havalanına...

Amsterdam'ın nemli karşılamasını Budapeşte görmüş ve arttırmış, beni sağanak yağışla karşılamıştı. Çelebi şirketinin işlettiği Budapeşte havaalanının saçmalığı da üstüne gelince Budapeşte'ye oldukça ıslak bir başlangıç yaptığımı söyleyebilirim. zira uçak indikten sonra o yağmur altında apronda 500 metre kadar yürümek zorunda bırakılmıştık.

Couch Surfing'den bulduğum ev sahibim Krizstina, yolu çok iyi şekilde tarif etmişti. Ben de o tarife uyarak havalanından, önce 200E otobüsüyle ile mavi metronun son durağı Kobanya Kispest'e oradan mavi hatla Deak Ter istasyonunda hat değiştirerek kırmızı hatla Szell Kalman Ter istasyonuna ulaştım. Metrodan çıktıktan sonra 5 dakika yürüme mesafesinde, Ostrom Utca(sokak)'da evi bulabildim. 

Yıllarca geziler planladım. Şimdiye dek kiralanan evlerden, otellere, kamp alanlarına dek her türlü konaklama deneyimini yaşamış olmama rağmen, hiç Couch surfing denememiştim. Nihayet uzun uğraşlardan sonra, bu 3 günlük Budapeşte macerası için gözümü karartıp kendime bir adet kanepe buldum. Beni ağırlayacak olan Krizstina orta yaşlı, defalarca Türkiye'ye gelip gitmiş bir biyolog. Oldukça ferah ve temiz bir eve sahipti. Bana yedek bir anahtar vermesi, hatta sabahları işe giderken benim için kahvaltı hazırlayıp masaya bırakması... Zaten pek tanımadığım insanların evlerinde kalırken tedirginlik yaşayan beni fazlasıyla mahçup etmeye yetiyordu. Özetle ilk couch surfing deneyimim yeterince iyiydi. Bundan sonra da bir seçenek olarak akılda tutmakta fayda var.

Evde kurulanıp bir süre dinlendikten sonra Krisztina'nın bana verdiği şehir rehberini de çantama atıp dışarı çıktım. Biraz önceki yağmurlu hava yerini hoş bir yaz esintisine bırakmıştı. Metroya atlayıp Blaja Lujza istasyonunda indim ve yine couch surfing vasıtasıyla tanştığım ve orada yaşayan Serkan'la buluştuk.  Serkan, Amerikan dili edebiyatı mezunu, ancak okuldan sonra bir şekilde kendini Budapeşte'de macarca öğrenirken bulmuş ve sonra da orada kalmış. Şimdi ise bir telekomunikasyon firmasında çalışıyor.

Önce yemeğe gittik, (elbette)turistik olmayan bir restoranda oranın mutfağını denedim. O çok meşhur Gulaştan yedim-Bizim Diyarbakır'ın tırşik'inin elbette eline su dökemez- Yemekten sonra, takip eden günlerde defalarca gezeceğim caddeleri-meydanları yürüyüp, biraz içip muhabbet ettikten sonra son metroya yetişip evimin yolunu tuttum.

8 Ocak 2012 Pazar

October Swimmer Strikes Back: Gün 11-12 Floransa

28-29/09/2011, Floransa

Floransa'ya varabilmek için Tampere'den Milano'ya uçmuş oradan da 4 saatlik bir tren yolculuğu yapmıştım ve saat 19 gibi yolculuğumun son durağına varmıştım. Bu seferki kısa da olsa, 3. İtalya ziyaretim başlamıştı. Burada kalacağım iki gün bana Serra eşlik edecekti. Serra, Erasmus için bir süreliğine Roma'ya yerleşmişti ve ben seyahate çıkmadan önce onunla Floransa'da buluşmak üzere sözleşmiştik.

Tren garında buluştuk, harita ve gerekli bilgileri edinmişti bile, dersine çalışmıştı. Önceden ayarladığım otelimiz, Hotel Palazzulo'yu garın hemen yakınındaki Via Palazzulo'da bulup yerleştik. Otel lüks sayılmazdı, ancak fiyatı ve yerine göre oldukça uygun bir fiyata ayarlamıştım. Kuzeyin pahalılığından sonra İtalya iyi geldi. Üstelik hava sıcaklığının 25 derecenin üzerine çıkması da hoşuma gitti, yeniden akşam tişörtle dolaşabilmek güzeldi.


Strozzina reyiz

Haritayı Serra'nın kontrolüne bıraktım. Bu uzun yolculuğun son durağında bununla uğraşmak istemedim. Otelden çıktık ve yürümeye başladık. Via degli Strozzi'yi takip ederek Palazzo Strozzi'yi bulduk. Yürümeye devam ettik, Floransa da Roma gibi kompakt bir şehir olduğu için görülmesi gereken meydanlar, saraylar, katedraller hepsi birbirine çok yakındı, aslında haritasız, sadece öylesine yürüyerek de hepsini bulabilirdik. Karnımızı doyurduktan sonra Duomo'yu, Piazza San Lorenzo'yu gördük. Duomo'da merdivenlerin önünden geçerken, ilginç bir tesadüfle bir tanıdığa rastladım ve dünyanın gerçekten de küçük olduğuna bir daha inandım. Meydanlar cıvıl cıvıldı, hava güzeldi karnımız doymuştu bir marketten biralarımızı alıp içecek güzel bir yer aramaya başladık. 


Fiume nehri boyunca ilerleyip ünlü ve sadece bir köprü demenin haksızlık olacağı Ponte Vecchio'yu geçtik. Sağı solu küçük mücevher dükkanlarıyla dolu, hem üstünden geçerken hem de uzaktan izlerken harika bir görüntüye sahip olan köprüdeki dükkanlar kapanmıştı. Mutlaka gündüz de görmek gerekiyordu. Elbette görecektik de.



Köprüden hemen sonra, Via Guicciardini'nin üzerindeki devasa Palazzo Pitti ve önündeki meydanı gözümüze kestirdik. Ünlü Medici ailesine de ev sahipliği yapan ve şimdi bir sanat merkezi olan bu büyük sarayın önündeki merdivenlere oturarak serin akşamın tadını çıkardık. Saatlerce sohbet ettik, yeni yerleşmeye çalıştğı Roma'yı sevmemişti. Ona, bir süreliğine de olsa Roma'da yaşadığı için ne kadar şanslı olduğunu anlatmaya çalıştım. Onun yerinde olmayı, orada yaşamayı istedim, iki gün sonra ben eve, işe hayatıma geri dönecektim. O ise bu yeni hayatına alışmak için İtalya'da kalacaktı, bundan daha heyecanlı ne olabilirdi ki?


Yeterince oturduğumuza karar verdikten sonra, Serra'nın araştırıp bulduğu Shot Bar isimli küçük mekana gittik. İçkiler yeterince ucuzdu, çalışanlar arkadaş canlısıydı ve ortam yerlisiyle turistiyle oldukça şenlikliydi. Shotlar ve kokteyller birbirini takip etti. Gece 2 gibi yeterince içtiğimize karar verince sallana sallana yürüyerek otele döndük. Sokaktaki insanların geceyi sonlandırmaya niyeti yoktu.




Ertesi günkü plan, gece gördüğümüz yerleri tekrar görmek ve nehrin güney kısmını keşfetmekti. Bol bol yürüdük. Duomo, Piazza San Lorenzo, Barghello ve Santa Croce'yi tekrar gördük. Meydandaki satıcıların birinden floransa tabağımı aldıkan sonra Fiume nehri boyunca uzun bir yürüyüşten sonra, Ponte alle Grazie'yi geçip Piazza Michelangelo'ya ulaştık. Arkasındaki park tepeye kadar uzanıyordu, ancak şehrin silüteini görecek kadar yukarı tırmandıktan sonra inip devam etmeye karar verdik. 


Nehrin güney yakasını ara sokaklardan yavaş yavaş yürüyerek dolaştıktan sonra ben biraz dinlenmek için otele döndüm. Serra ise Palazzo Strozzina'daki bir sergiyi görmek istiyordu. Akşam tekrar buluşmak üzere ayrıldık.Yorgundum. Bir kaç saatlik uyku beni tekrar kendime getirmeye yetti.


Akşam, yemek sonrası Piazza Santa Maria Novella önündeki banklarda etrafı seyrederek, oradaki bir Avusturalyalı çiftle sohbet ederek geçti ve yine Shot Bar'da sonlandı. Otele erken döndük, zira sabah erkenden, Türkiye'ye dönüş uçağıma binmek üzere trenle Milano'ya geçecektim.




Bir kaç son söz;

***Biliyorum, bu yazıları tamamlamak çok uzun süre aldı. Bir şeyi bitirmeden başka bir şeye geçememe gibi bir huyum olduğundan başka yazılar da yazamadım. Bu kadar uzatmamalıydım, ama sonunda bitirdiğime memnunum, zira bir ara hiç bitmeyeceğinden ve blogun böyle kalacağından korktum. Şu an kendimi özgür hissediyorum desem abartmış olmam.


***Büyük konuşmak istemem, ancak bu geziyle beraber çok uzun bir süreliğine Avrupa defterini kapatmış oldum. 2004'ten beri değişik planlarla Avrupa'yı gezdim. Polonya, Macaristan, İtalya, Yunanistan, İspanya, Fransa, İngiltere, Hollanda, Belçika, Almanya, İsveç, Letonya, Estonya, Finlandiya'yı gördüm. Bazılarına birden çok defa gittim. Artık yeni kıtalar, yeni dünyalar zamanı. Okyanusun ötesine geçmek, farklı saat dilimlerini yaşamak gerek.


***Tutunamayanlarla başlayan yolculuk A Clash of Kings'le bitti. Kara, demir, deniz ve havayolunu kullandım. İki senedir alışkanlık haline getirdiğim üzere, her ülke ve şehir değiştirdiğim yolculukların başlangıç şarkısı Beatles'tan Happiness is a warm gun oldu. Sebebini sormayın, ben de bilmiyorum.


***12 günlük gezinin yazılarını yazmak 3 aydan fazla bir süre aldı. Moleskinim ve sakladığım haritalarım olmasaydı her şeyi unutabilirdim. Tembelliğime doymayayım.


***6 şehir gezdim ve favorimin Berlin olduğunu rahatça söyleyebilirim. Stockholm'de sarhoş sarhoş gezerken bağırarak Levent Yüksel söylemek(Evet), Tampere'de göl kenarındaki ufak cenneti bulmak, Tallinn'deki hostel, ahalisiyle ve gece hayatıyla tanışmak, Kuzeyin soğuğundan Floransa'nın o ılık akşamına geçmek unutamayacağım anlardı.

7 Ocak 2012 Cumartesi

October Swimmer Strikes Back: Gün 10 Tampere

27/09/2011, Tampere

Suomenlinna'nın uzun ve sihirli uykusundan uyandığımda iyice dinlendiğimi hissediyordum. Kuzeyin uykusunu sevmiştim. Bu adadan kurtulmalıydım, yoksa sonsuza dek uyuyakalacaktım. İlk feribotla Helsinki şehir merkezine döndüm. Dünkü talihsiz serüvenler dizisinden ötürü şehri görememiştim, en azından bir kaç saatliğine önemli yerlerine görmek istiyordum. Tampere trenim saat 13.08'de kalkacaktı.

3 saate, Anıtkabir'e benzeyen parlemento binasını, Beyaz katedrali, taşları oyarak yaptıkları Temppeliaukio kilisesini ve 1 saatlik Helsinki modern sanat müzesini sığdırdım. Taş kilisede klasik müzik provasına denk geldim, huzur vericiydi.. Müze ise Stockholm'deki Moderna museet kadar etkileyici olmasa da, oldukça ilginç bir mimarisi vardı ve Eylül ayının teması Afrikaydı. Müze çıkışındaki ankete katılmam karşılığında verilen kartpostalları aldım ve Helsinki'ye veda ettim.

Tampere benim için bir Ryanair kentiydi. Ryanair Avrupa ülkelerindeki büyük havaalanlarından, dolayısıyla büyük şehirlerden kaçındığı için Tampere, Eindhoven, Beauvais gibi şehirleri ve onların minik havaalanlarını çok seviyor. Durum böyleyken biz de sevmek zorunda kalıyoruz. Milano'ya Tampere'den geçecektim ve sabahın köründen uyanıp maraton yaşamaktansa bir gün önceden gelip burayı da görmek daha mantıklı geldi. Ayrıca İddaa'cıların kendisini Tampere United adlı futbol takımından hatırlayacağını da belirtmek isterim:)

Finlandiya'da bir tren yolculuğunda, bir ormanın içinden geçerken bu satırları okumak...
Finlandiya'nın 3. büyük şehri olsa da, ülkenin kendisinden olsa gerek, oldukça sakin bir şehirle karşılaştım şehir merkezine geldiğimde. Hava güneşliydi, ancak kuzeyden çok bir şey beklememek gerektiğini öğrenmiştim. Önce, kalacağım yer, Dream Hostel'i buldum, yerleştim ve oldukça beğendim. bu yolculukta kaldığım hosteller arasında en düzenli ve en temiziydi ve resepsiyonda tabir yerindeyse iki adet "Elf" vardı. Kuzeyli kızların bu özelliğini seviyorum. Çok güzeller, ancak tavırlarıyla o güzelliklerini sanki önemsiz bir detay olarak gösteriyorlar. Elflerden harita ve öneri aldıktan sonra yola çıkmaya hazırdım. Ne yapacağımı biliyordum, önce kuzeydeki Näsijärvi gölünün kenarındaki saunaya gidecek, dönüşte de şehir merkezini gezecektim.

2 numaralı otobüsle göl kenarındaki, Rauhaniementie adlı, site-vari apartmanlarla dolu ormanlık semte geldim. Uzun süre sitelerin içinde aradıktan sonra birine sorup, saunanın tam göl kıyısında olduğunu öğrendim. Apartmanları ve beton yolu geride bırakıp göl kıyısına vardığımda cenneti bulmuştum. Saunayı bulmam önemsiz bir ayrıntıydı artık. Sonbaharın bütün renkleriyle bezenmiş ağaçlar, durgun göl, çevredeki bütün yeşilin ve kenardaki kayıkların göl üzerindeki akisleri...

Sauna, finliler için vazgeçilmez bir kültür. Aynı zamanda Fince'den dünya diline geçen tek kelime. Bir nevi bizim yoğurtumuz gibi. Herhangi bir yerde, bir apartman içinde, evlerin banyolarında, ya da burada olduğu gibi göl kenarında prefabrik bir yapıda karşınıza çıkabiliyorlar. Ücret 5 euroydu. İşletmeci, böyle elimi kolumu sallayarak geldiğimi görünce bir mayo ve bir de havlu verdi. Çabucak giyinip içeri girdim. İçeride yaş ortalaması 70'ti, ben girince de en fazla 60 düştü ve herkes tütüyordu, zira içeride sıcaklık 80 dereceye yakındı. En fazla 15 dakika dayanabildikten sonra kendimi dışarı attım. Asıl zor kısım şimdi geliyordu, herkesin yaptığı gibi göle dalacaktım ve sevgili okur koşarak iskeleden 8 derecelik suya atladım. Önce her yerime küçük iğneler batıyordu, tek hissettiğim buydu. Sonra soğuğu hissedip titremeye başladım. Bir kaç dakika daldıktan sonra çıktım. Üşüdüm, ama yenilendim ve çok iyi hissettirdi.


Şehir merkezine dönüp iki gölü birbirine bağlayan Tammerkoski kanalının çevresindeki meydanı, eski tuğla yapı Finlayson fabrikalarını gezdikten sonra Hameenkaatu caddesinin çevresindeki mağazalara bakındım. Bir yorgunluk birasından sonra Hostele döndüm ve artık benim için bir kanser haline gelen tutunamayanları bitirdim, Erasmus öğrencisi bir grupla sohbet ettim, tıp okuyorlarmış, benim de doktor olduğumu öğrenince sohbet iyice derinleşti sonra sıkıcılaşmaya başladı. Tatilde hastane ve tıp hakkında konuşmak istemiyordum. Yine de heyecanlı ve cana yakın insanlardı. Bol şans dileyip odama çekildim. Sabah erkenden kalkıp Milano'ya uçacaktım, ardından da bir kaç saatlik bir tren yolculuğu beni bekliyordu. Son durağım Floransaydı.
Bir gün yolun buralara düşerse sevgili okur, bu bankı bul, bir süre otur ve gölü seyret. Bu sana iyi gelecek.


4 Ocak 2012 Çarşamba

October Swimmer Strikes Back: Gün 8-9 Tallinn- Helsinki

25/09/2011, Tallinn

Bu hızlı gecenin sonunda ancak öğleye doğru uyanabilirdim. Öyle de yaptım. Uyandıktan sonra hostelin hemen arka sokağındaki marketten aldıklarımla kahvaltımı yaptıktan sonra bu güneşli Tallinn gününün tadını çıkarmak üzere dışarı çıktım. Meydanda oyalanıp fotoğraf çekerken, dün tanıştığım ve benim gibi yürüyüşe çıkan İrlandalı çocuklar, Dara ve Akinola'yla karşılaştım. Beraber yürüyüp sohbet ederek Vanalinn kısmını bir daha gezdik, Dış kısmındaki camdan "Özgürlük haçı" heykelinin önünde fotoğraf çekildik. Daha sonra ben Helsinki feribot biletimi almak üzere limana doğru yöneldim.

Viking Line şirketinden, 30 Euro'ya, açık büfe kahvaltı da dahil feribot biletimi aldım. İyi fiyattı, sabah 8'de olması hariç her şey yolundaydı. 7'de uyanmak zorunda kalacaktım.  Günün geri kalan kısmında biraz daha oyalandıktan sonra Hostelde çıkan akşam yemeğini yemek üzere döndüm.

Yemekten sonrası klasik, içkiyle oynanan oyunlar, hostelin küçük barından bol bol ucuz biralar ve kalabalık hostel ahalisinin dün başlayan arkadaşlıklarını pekiştirmesiyle geçti. saat 11 civarı, tekrar barcrawling yaptık, ancak o efsanevi cumartesinden sonra Tallinn, pazar gecesi acınacak durumda sessizdi. Yine de bir iki bardan sonra biz kendimizi eğlence bulduk. Venus adlı, Tallinn'in Rus populasyonuna hitap eden bir Club bulduk.

Gece 3'e doğru İrlanda'lı arkadaşlarımla vedalaşıp hostele döndüm. Geriye sadece saat 7'de uyanabilmek kalıyordu.


26/09/2011 Helsinki


Uyanamadım. Feribotu kaçırdım. Sarhoş ve geç uyuyup, akşamdan kalma bir şekilde sabah 8 feribotunu yakalayamazsınız, bunu gördüm. Saat 11, Tallink şirketi feribotuna, 20 euro daha fazla ödeyerek bir bilet daha aldım. Böylece Tallinn-Helsinki yolculuğu bana 80 euro'ya patlamış oldu.


Yolculuk 2 saat sürdü, 2005'teki İtalya-Yunanistan feribotundan yıllar sonra bir daha açık denizi görmek güzeldi, ancak o 12 saatlik yolculuğun yanında, bu Karşıyaka-Konak hattı gibiydi.


Helsinki'ye vardığımda saat 1'i geçiyordu. Hostelim Helsinki kıyısındaki adalardan Suomenlinna'daydı. Bir feribot yolculuğum daha vardı, ama önce iskele'yi bulmalıydım. Tabii ki temkinli October Swimmer kulunuz önceden nereye nasıl yürüyeceğini google maps ile hesaplamış, ne yapacağını biliyordu, ancak bazen bazı şeyleri yanlış hesaplayacağını bilmiyordu.


Tam 8 km yürüdüm sevgili okur, hep iskelenin biraz daha ileride olacağına inandırdım kendimi, kimseye sormadım. Sormak istediğim zaman da kimseye rastlayamadım. İskele hep Kauppatori'de yani ana meydandaydı sevgili okur, saçma sapan yerlerde değil. Saatler sonra bulduğumda, 15 kiloluk çantayla o kadar yürümekten canım çıkmıştı. Tamam, helsinki'nin yarısını görmüştüm, ama ölüyordum.


Adaya vardığımda saat 5'e geliyordu. Hava soğumuştu, yorgundum. Bir daha feribota binmek istemiyordum. Günün ve gecenin geri kalan kısmını adada geçirmeye karar verdim. Hostel'i bulup, yerleşip ve karnımı doyurduktan sonra Suomenlinna adasını keşfe çıktım. Suomenlinna, 18. yüzyıl başında Ruslara yönelik deniz kalesi olarak inşa edilmiş, 70'lerden beri askeri misyonu bitmiş, ancak sembolik olarak fin donanması hala varlığını sürdürmekte. Finlandiya'nn geri kalan kısmı gibi mükemmel bir doğaya sahip bir ada.





Amaçsızca ve acele etmeden yürüdüm, yorulunca banklardan birine oturdum. pek arsız ve kedi gibi yemek dilenen sincapları yediklerime ortak ettim. Hostele döndüğümde Hava kararmak üzereydi ve ben kendimi yatağa bıraktım ve uyudum sevgili okur, saatlerce uyudum. Bu seyahatte hiç uyumadığım kadar uyudum.

20 Aralık 2011 Salı

October Swimmer Strikes Back: Gün 7 Tallinn


24/09/2011, Tallinn

Beni Tallinn'e götürecek otobüs'e bindiğimde saat 12.30'du. Önümde 3 saatlik bir yolculuk vardı. Hem bindiğim otobüs bizdeki "Rahat Hat" tarzı otobüsler gibiydi, hem de her anı bir fotoğraf karesi gibi bir manzara vardı. Kuzeyin uzun ağaçlarla dolu coğrafyasını izleyerek, internette gezinerek bu 3 saati geçirdim.

Estonya baltık ülkeleri arasında refah düzeyi en yüksek olanıydı. Euro'ya geçmişlerdi ve bu, yolculuğumun geri kalan kısmında artık kur değişimleriyle uğraşmayacağım anlamına geliyordu. 4 numaralı tramvay'la hostelimin bulunduğu şehrin tarihi merkezi, Vanalinn'e ulaştım. Olevimägi sokağı 11 numarada Hostelim, Tallinn Backpackers'ı buldum.

Hostel rezervasyonumu yaparken Hostelin internet sitesinde "Party Hostel" yazdığını görmüştüm, hatta "sakin bir yer istiyorsanız diğer hostelimiz Monk's Bunk'ı öneririz" diyorlardı. Kapıda da "24 Hour Party People" yazısı vardı. Riga'daki gibi girişte ayakkabıları çıkarmak gerekiyordu. Bu hoşuma gitmişti, zira evdeki gibi hissettiriyordu. Hostel'de sadece bir Estonya'lı çalışıyordu. Hostelin sahibi Hollandalı, diğer çalışanlar da genellikle Avusturalyalı ve İngilizlerdi. Check-in işlemini yapan Yanush'tan hostel ve şehir hakkında biraz bilgi aldıktan sonra ortak alandaki kanepelerde biraz dinlendim.

Ortak odanın duvarları hostel elemanlarının, konukların fotoğraflarıyla doluydu. Görünüşe göre herkesin keyfi yerindeydi. Bu esnada, Tallinn'de kaldığım sürece beraber takılacağım İrlandalı grupla tanıştım. Andy, Dara, Mark ve Ziggy'le bir süre muhabbet ettikten sonra gün ışığının kalan kısmını değerlendirmek için Vanalinn'i gezmek için dışarı çıktım.

Vanalinn yürüyerek bir kaç saatte her yeri gezilebilecek bir bölge. Bir doğu avrupa kentinden beklenmeyecek derecede bakımlı ve sürekli  restorasyonları yapılan binalara sahip. Öyle ki, kurulduğu 15 yüzyıldan pek bir şey kaybetmemiş. Yürürken ortaçağı iliklerinize kadar hissetmeniz mümkün. Tallinnliler de bunu bildiklerinden ortaçağ kültürünü fazlasıyla pazarlıyorlar. Dünyaca ünlü Olde Hansa restoranı da bu kültürü sürdüren yerlerden bir tanesi. İçeride elektirik aydınlatması bulunmamakta. Coğrafi keşiflerden önce Avrupa'da bulunmayan patates, domates gibi sebzeler menülerde yok ve çalışanlar tamamen 15. yüzyıla ait giysiler içinde servis yapmaktalar, ancak bakır ya da tahta maşrapalarda gelen ev yapımı biralarla beraber güzel bir akşam yemeği ve güzel bir vakit için en az 25 euroyu gözden çıkarmak gerekiyor.

Yemekten sonra restoranın da bulunduğu ana meydan, Raekoja Plats'ı gezdikten sonra yürüşüme devam ettim. Kuzeye yönlenerek sırasıyla St. Nicholas, St. Olav kiliselerini, Alekaüxander Nevsky katedralini, mütevazi parlemento binasını gezdikten sonra kuzeydeki surların üzerinde baltık denizini ve gün batımını biraz izleyip, ismini bilmediğim ara sokaklarda kaybolarak hostele doğru yürüdüm. Dediğim gibi Vanalinn küçük bir bölgeydi ve isteseniz de adamakıllı kaybolamazdınız.
 
Hostele döndüğümde hava çoktan kararmıştı ve ortak oda epeyce kalabalıklaşmıştı. İrlanda'lı grubun geri kalanıyla da kaynaştık. Hostelin geleneklerinden olan içki oyunlarından bolca oynayıp bu esnada hafiften sarhoş olmaya başladık. Amaç 11'e kadar hostelde yükümüzü almak ve daha sonra Tallinn'in efsanevi gece hayatını bar bar gezip tecrübe etmekti. Ettik de.

Tallinn Backpackers'ın ünlü haftasonu-barcrawling olayına Hell Hunt'la başladık. Sadece bar formatında olan bu mekanda Haziran'da pek severek denediğim Belçika biralarını bulduğuma pek memnun oldum. Bir iki içki bolca muhabbetten sonra, sıra daha yüksek müzikli clublara gelmişti. Önce, iki gün boyunca gittiğim mekanlardan en beğendiğim Embassy'e gittik. Müzikler gayet güzeldi, Estonyalı kızlar da. Onların dışında bir sürü, Finlandiya'dan eğlenmek için Estonya'ya ucuza içip eğlenmek için gelen insan vardı. İki gün sonra Finlandiya'ya geçtiğimde nedenini daha iyi anlayacaktım.   Hatta orada Erasmus'la Tallinn'e gelen, Ege üniversitesinden bir grubu da bulmak ilginç oldu. Türkler heryerdeydi.

Gecenin geri kalan kısmı Shooters, Hollywood ve ismini hatırlamadığım bir kaç mekan; Mekanlarda, mekan aralarında sokakta tanışılan anında samimi olunan bir sürü insanla doluydu. Herkes rahattı, herkes eğleniyordu, herkes sarhoştu, ancak kimse kavga etmiyordu. Tallinn, soğuk ve yağmurlu Tallinn o cumartesi akşamında adeta kocaman bir ev partisiydi ve sanki herkes birbirini tanıyordu...




25 Kasım 2011 Cuma

October Swimmer Strikes Back: Gün 6 Riga


23/09/2011, Riga

Ryanair'in zamanında "On-Time-Landing" müziğiyle gözlerimi açtım. Zamanında 22 saatlik İzmir-Diyarbakır yolculuklarında bir saat bile uyuyamazken, yıllar ve yollar beni bir saatlik uçak yolculuklarında uyuyabilecek bir hale getirmişti. Riga'ya inmiştim. Yeni bir ülke, yeni bir şehir, yeni bir hikaye anlamına geliyordu.

Stockholm havaalanındaki döviz bürosundan, beni en azından riga merkeze atacak kadar bir miktar Lati almıştım. Almanya'da Euro, İsveç'te Kron'dan sonra yeni bir para birimimiz vardı ve bu para birimi Euro'dan daha değerliydi(1 LVL-1,42 EUR), ancak Letonya, henüz havaalanı otobüsüne ödediğim parayla bile İsveç ve Euro bölgesinden çok daha ucuz olduğunu belli etmişti.

Bu seferki hostelim Cinnamon Sally Backpackers adlı, Hem otobüs ve tren garına hem de şehrin tarihi merkezine çok yakın, merkezi bir hosteldi. Daha girdiğim ilk anda göze oldukça sıcak gelen hosteli idare eden Ieva, Türkiye'de sokakta görseniz manken sanabileceğiniz güzellikteydi. Saat henüz 9'du ve saat 12'ye dek yerleşemeyeceğimden Ieva bana bir harita bulup, görmem gereken yerleri, restoran ve barları, ünlü sokakları işaretledi. Anlayacağınız, güzel olduğu kadar yardımseverdi de. Hosteldeki herkesin sınırsız kullanımına açık Skype telefonuyla ailemi aradıktan sonra şehri yürümeye ve keşfetmeye hazırdım.

Hostelin üzerinde bulunduğu Merkela caddesini boylu boyunca yürüdükten sonra Brivibas bulvarına yöneldim. Adını Riga'nın ünlü özgürlük anıtı, Brīvības Piemineklis'ten alan bu bulvar beni şehrin tarihi merkezi, Vecriga'ya götürecekti. Biraz yürüdükten sonra da ünlü anıt karşıma çıktı, önünde iki askerin nöbet tuttuğu bu anıt, 1918-1920 yılları arasındaki, Letonya'nın sovyetlere karşı verdiği bağımsızlık savaşında ölen askerlerin anısına dikilmişti, ne var ki bu bağımsızlık sadece 20 yıl sürecekti...

Vecriga mütevazi bir turistik bölgeydi. Çok büyük sayılmazdı. Birbirini kesen 4'er sokaktan oluşmaktaydı. Avrupadaki diğer şehirlerin tarihi kısımları kadar ihtişamlı ve bakımlı değildi ancak yadsınamaz bir güzelliği vardı, aynı şey kolaylıkla Letonyalı kızlar için geçerliydi. Bakımlı değillerdi, fakat kendilerinin pek umursamadığı doğal bir güzellikleri vardı.

Bir süre amaçsızca dolaşıp genel fikir edindikten sonra gözüme çarpan İşgal Müzesine girdim. Her zaman ilgi duyduğum ikinci dünya savaşı tarihiyle ilgili daha spesifik bir şeyler öğrenme fırsatını kaçıramazdım. Müzede bulunduğum 1 saat boyunca, Baltık ülkelerinin bahtsızlığına bir daha ikna oldum. Savaş başladıktan hemen sonra, Nazi Almanya'sıyla yaptığı anlaşma gereği önce Sovyetlerin işgali, Almanyayla sovyetler savaş haline geçtikten sonra ise bu kez Nazilerin işgali ve en nihayetinde ikinci dünya savaşı sonrası  yaklaşık 45 yıl sürecek Varşova Paktı dönemi, yani ikinci Sovyet işgali... Müze detaylarla doluydu. Nazi ve Sovyet propaganda afiş ve broşürleri, Nazilerin Almanlaştırdığı sokak ve meydan isimleri, toplama kampı listeleri ve daha bir çok titizlikle tutulmuş kayıtlara ulaşmak mümkündü. Ürpererek çıktığımda vakit öğlen olmuştu ve ben acıkmıştım.


Öğle yemeğimi, Ieva'nın tavsiyelerinden biri olan Ezitis Bar'da yedim. Yemekten çok mekanın retro eşyalarla gelişigüzel döşenmişliği, çalışanlarının rahatlığı ilgimi çekti. Hemen teknik üniversite binasının karşısında olduğundan öğrenciler tarafından tercih edildiği belliydi. Küçükpark'ı hatırladım.

Yemek sonrası Vecriga'nın geri kalan kısımlarını dolaştım. Konventa seta adlı, restore edilerek amber dükkanları, kafeler ve butik otellere ev sahipliği yapan bir 18. yüzyıla ait küçük evlerden olıuşan bir kompleksi gezdim. Amber dükkanlarının birinden anneme hediye aldım. Bolca üşüdüm. Kahve molası verdim. Vecriga'yı yeterince, hakkını vererek gezdiğime inandığım an hostelden önceki son durağıma yöneldim.

Şehrin Kuzey kısmı, Alberta ve Elizabetes adlı iki ünlü sokağa ev sahipliği yapmaktaydı. Sokakların ünü ise 19. yy Art Nouveau stiliyle yapılmış binalardan geliyordu. O iki sokak ve çevresindeki diğer küçük sokaklarda, toplam 29 adet bu mimariye sahip binalar bulunmaktaydı ve hepsi haritada işaretliydi. Büyük çoğunluğunu gördüm. Evet, oldukça etkileyicilerdi, ancak ne yazık ki 7 yıl önce Krakow'da hissettiklerimin aynısını hissettirdiler. Doğu Avrupa, Batı kadar zengin değildi. Sürekli restorasyon yapılmıyordu ve ne yazık ki bu binaların yarısı artık terkedilmişti, bir kaç tanesi kısmen yıkılmıştı bile. Riga'ya ait tabak almak için girdiğim hediyeci dükkanında, yerel yönetimin Avrupa Birliği fonlarıyla restorasyonlara başlayacağını, bir kaç sene sonra o bölgenin eski ihtişamına kavuşacağını öğrendim. Bir daha Riga'ya ne zaman gelecektim ki?

Günün geriye kalan bir kaç saati Hostelde dinlenmekle geçti. Cuma akşamıydı ve Riga gece hayatı ünlüydü. Gece için enerji toplamak lazımdı.

Hostellerin en iyi yanı, ortak odalarıdır. Burada bir çok insanla tanışırsınız, beraber dışarı çıkarsınız. Bazen sohbet ve ortam o kadar güzel olur ki dışarı çıkmaya dahi gerek kalmaz. Cinnamon Sally'nin ortak odası da böyle bir yerdi. Güzel bir kalabalığa sahipti. Gece yarısına dek sohbet ettik, içme oyunları oynadık, güldük. Hostelin kuralı gereği saat 12'de ortak oda kapatılınca, biraz önce tanıştığım bir Rus ve bir İsviçreli kızla dışarı çıkmaya karar verdik.

Gideceğimiz yer elbette yine Ieva'nın tavsiyelerinden biri Pulkvedis Club'tı. İki katında farklı Dj ve müzik türleri olan bu mekan bir erkeğin isteyebileceği her şeye sahipti. Letonya'daki kadın nüfus hakimiyeti burada da geçerliydi. Hatta oran o kadar absürddü ki, neredeyse beş kıza, bir kız(!) düşmekteydi ve sevgili okuyucu Baltık ne kadar soğuksa, kızlar bir o kadar sıcaktı. İçki fiyatları oldukça uygundu ve müzikler kabul edilebilir düzeydeydi. Dediğim gibi bir erkeğin isteyeceği her şey vardı. Gece uzundu ve ne güzel ki, erken uyanmam gerekmiyordu...






5 Kasım 2011 Cumartesi

October Swimmer Strikes Back: Gün 5 Stockholm


22/09/2011 Stockholm

Uyanma, kahvaltı gibi sabah rutinimizi öğleye doğru bitirdiğimizde çıkmaya hazırdık. Artık kuzeyin havasından mı bilmiyorum ama, bir önceki gece sağlam bir şekilde içmemize rağmen sabah her şey yolundaydı. Bu tür sabahlarda çok sevinirim, zira hem akşam eğlenmiş ve içmiş olur, hem de akşamdan kalmalıktan paçayı kurtarmış olursunuz. Hava soğuktu, ancak güneşliydi ve yağmur yağmıyordu, bu iyiydi.

Bir gün önceki yağmurdan dolayı, pek bir şey anlamadığımız Gamla Stan'ı, bu güzel havadan yararlanarak tekrar gezdik.  Bütün, ara sokaklara girdik, hiç birine ayrım yapmadık. Bu kez içime sindi. Gamla Stan, Stockholm'ün en fazla övülen en eski adacığı. Diğer adacıklara üç adet köprüyle bağlı olan bu bölgenin en önemli yapısı tabii ki, Kraliyet Sarayı. Eskiden Kraliyet ailesi, gerçekten bu sarayda yaşarken artık konut olarak kullanmıyorlar. Ancak önündeki geçit törenleri ve binanın önemi devam etmekte. Dükkanların birinden bir tabak aldım. Berlin tabağım kırılmıştı, buna ve diğerlerine daha iyi bakmalıydım.

Gamla Stan'ı bitirdikten sonra çok methini duyduğumuz, modern sanat müzesi, Moderna Museet'i görmek istiyorduk. Önce Störmbron, daha sonra skeppsholmsbron köprülerini geçirp, müzenin bulunduğu Skeppsholmen adasına geçtik. Müzenin bahçesi, ilginç canavarlar şeklinde, hareketli mekanik heykeller ve onlardan çıkan ilginç seslerle doluydu. Müze girişinde biletlerimiz, audioguide'larımız ve kibar görevliden yeterince bilgi aldıktan sonra Haslet'le ayrılıp gezinmeye başladık.

Müze genellikle Fotoğraf ağırlıklıydı. Daniel Birnbaum, Ann-Sofi Noring, Klara Liden, Duane Michals, Dianne Arbus, Cecilia Edefalk gibi sanatçıların eserleri yanısıra, bir odada sürekli gösterilen Metropolis filmi, Sovyet propaganda afişleriyle doluydu. Beni en fazla etkileyen parça ise Duane Michals'e aitti.


"It is no accident that you are reading this. I am making black marks on white paper. These marks are my thoughts, and although I do not know who you are reading this now, in some way the lines of our lives have intersected... For the length of these few sentences, we meet here. It is no accident that you are reading this. This moment has been waiting for you, I have been waiting for you. Remember me."



Müzeden çıktığımızda saat 5 olmuştu bile. Bir süre sahilde oturduktan sonra Östermalm bölgesinde yürümeye başladık. Strandvagen caddesini boylu boyunca yürüdük. Ortada sararmış yapraklı ağaçlarla dolu, geniş bir yaya yolu vardı ve son baharı tamamen hissetmek mümkündü. Burada mimari değişmişi. Yuvarlarak köşelerle binalar art nouveau stiline kaymıştı. Caddenin sonunda narvavagen caddesine dönüp kuzeye doğru yöneldik. 

Şehrin bu kısmının daha yüksek gelirli insanlara yönelik, daha lüks olduğu yol kenarındaki arabalardan belliydi, hoş Stockholm genel olarak zengin bir şehirleşmeye sahipti. Karlaplan meydanındaki parka kadar yürüyüp banklarda biraz dinlendikten sonra hostele doğru yürümeye devam ettik. Observatoriemuseet'in önündeki çiçek pazarında biraz oyalandık, insanlar bugünkü güneşli havayı takdir ediyorlardı. Hava hala soğuktu, 15 derece civarındaydı ancak biz montlarla dolaşırken, onlar kısa kollu giyinmişlerdi. Kuzeyli insanları anlayamazdık. 

Yol kenarında bir restoranda akşam yemeğimizi yedik. Sonrasında içtiğimiz kahve bile üzerimize çöken ağırlık ve yorgunluğu geçiremedi. Hava kararınca biraz daha soğumuştu. Dünkü yorucu gece ve bugünkü uzun yürüyüşten sonra hostele gidip dinlenmekten başka çare kalmamıştı, zira  sabaha karşı 3'te yola çıkmalıydık. Hasletle yollarımız ayrılıyordu, kim bilir birbirimizi bir daha ne zaman görecektik. Sabah 6 uçağıyla ben Letonya, Riga'ya geçecektim. Haslet ise Berlin'e dönecekti.


16 Ekim 2011 Pazar

October Swimmer Strikes Back: Gün 4 Stockholm

  21/09/2011 Stockholm

Stockholm'e saat 10 civarı indik. Güneşli ve neşeli bıraktığımız Berlin'den sonra, Stockholm'de gökyüzü dokunsak ağlayacakmış gibi duruyordu. Dokunmamıza gerek kalmadı biraz sonra sağnak yağmur başlayacaktı ve iki gün boyunca nadiren rahat verecekti.

Flybussarna şirketinin, üzeri ilginç renklerle kaplı otobüsüyle şehir merkezine varmamız, 90 dakika sürmüştü, açıkçası biz de şaşırmıştık. Tamam, Ryanair elbette şehre en uzak havaalanına inecekti, ama Skavsta havaalanıyla Şehir merkezi arada 100km'yi de aşan bir mesafe olması ilginçti.

Otogarlardan nefret eden ben, Stockholm'deki terminali çok beğendim. Dış mimarisi çelik ve cam ağırlıklı olan bu devasa yapının iç kısmındaki katlar arasında seviye farkı olduğundan üst katlara doğru basamak görüntüsü veriyodu. İç kısmının sakinliği ve temizliği, Otogarlardaki o alışılagelmiş kirli kaos ortamından çok uzaktı. Otogardaki danışmadan edindiğimiz haritamızı aldıktan sonra sıra hostelimizi bulmaya gelmişti.

En fazla 10 dakikalık yürüme mesafesi vardı, ancak yağan sağanak yağmur oldukça cesaret kırıcıydı. Yine de yürümeye başladık, Yolda gördüğümüz Burger King'e girip fiyatlara baktık. Stockholm'ün pahalılığı ünlüydü, Burger King ya da Mcdonalds gibi yerler ölçü olabilirdi, menuler aşağı yukarı 70 krondu, ki bu 7 euro gibi bir rakama denk geliyordu.  Diğer ülkelerle arada çok fazla fark yoktu.

Islanarak ve zorla hostelimizi bulduk, zira hostel, Radmansgatan sokağının en sonundaki Crafoord Place adlı, 10'dan fazla bloktan oluşan bir kompleksin içindeydi. İki adet okul ve bir hastanenin de dahil olduğu komplekste hostelin bulunduğu 10 numaralı bloğu bulana kadar hayattan nefret ettik. Sonunda bloğun girişinin, yenileme çalışmaları yüzünden arkaya alındığını öğrendik ve nihayet hosteli bulduk. Artık biraz kuruyabilir ve yağmurun azalmasını bekleyebilirdik, ya da öyle umuyorduk.

Hostele girişin saat 3'ten sonra olduğunu, o saate kadar ancak çantalarımızı bırakmamızın mümkün olduğunu ve bu yağmurda dışarıda dolaşmamız gerektiğini öğrenmemiz pek sevindirici olmadı. Saat henüz 12 bile olmamıştı. En azından görevli kadın, Haslet'e güzel bir şemsiye vermişti. Yapacak bir şey yoktu, saat 3'e kadar yağmur altında gezebildiğimiz kadar gezip sonra hostele dönecektik.

Haritada işaretlenmiş, mağazaların, restoran ve kafelerin en çok bulunduğu Drottninggatan sokağını bulup takip etmeye başladık. İkimiz de pek kahvaltı yapmamıştık, yiyecek bir şeyler bulmak gerekiyordu. İhtiyatlı davranıp Mcdonalds'a girdik. Kabul edilebilir bir paraya doyduktan sonra çıkıp, Drottninggatan'da ilerlemeye devam ettik, ne de olsa sokağın sonu ünlü, Gamla Stan adacığına çıkacaktı.

Yağmur bütü şiddetiyle devam ettiğinden fırsat buldukça iç mekanlara girip vakit geçirmek akıllıcaydı. Bu hususta alışveriş yapmaktan daha iyi bir yol yoktu. Biz de bir iki alışveriş merkezine girdikten sonra H&M'e girdik. H&M'in anavatanına gidip, girmemek; girip de bir şey almamak ayıp olurdu. Elbette Haslet, Berlin'de H&M'de çalıştığından, sahip olduğu %25'lik indirimden yararlanmamak da ayıp olurdu. Kendi üzerime düşen alışverişi yaparak hiç bir ayıpta bulunmadım.

Gamla Stan'ın girişi bomboştu. Kraliyet sarayına açılan kemerli kapının önü, Stockholm'deki favori fotoğraf çektirme yerlerinden biriydi, ama bizim gibi iki zorunlu yağmur-yürüyücüsü harici kimsecikler yoktu. Biz de bu boşluktan faydalanıp fotoğraflarımızı çektirdikten sonra yolumuza devam ettik. Kraliyet sarayını geçip, ara sokaklarda amaçsızca dolaşmaya başladık. Yağmur iyice hızlanınca, Nobel müzesinin oradaki kafelerden birine oturup dinlendik, ısındık, sohbet ettik. Hava hiç gezi havası değildi, dışarıda kalmıştık ama yine de garip bir şekilde memnunduk hayatımızdan.

Hostele döndüğümüzde saat 5'i geçiyordu. Duş alıp dinlenmek iyi gelmişti. Saat 8 civarı tekrar dışarı çıktık. Yemek yedikten sonra,  içecek ve eğlenecek bir yer bulacaktık. Akşam yemeğini Haslet'in önerisiyle Va Piano adlı İtalyan lokanta zincirinin Gamla Stan'daki şubesinde yemeye karar verdik. Sokaktaki insanların ve Hasletin süper-hassas burnunun yardımıyla lokantayı bulabildik. Geniş ve ferah bir ortamı olan lokantada, girişte herkese bir adet kart veriliyor, yiyecek ve içeceklerin self servis olarak sipariş edildiği yerlerde siparişler bu kartlara yükleniyor, çıkışta ise karttaki miktara bakılıp ödeme yapılıyor. Kartınızı kaybetmeniz durumunda maksimum ödeme yapmak zorundasınız. Fiyatlar oldukça uygundu, yemek de tatmin ediciydi.

Elbette bu isimde bir cadde olacaktı Stockholm'de neden şaşırdınız ki?
Yemekten sonra Gamla Stan'ı geride bırakıp, Slussplan köprüsünden şehrin, diğer adacığı Sodermalm'a geçtik. Aradığımız eğlenceyi burada bulacağımızı umuyorduk. Bu amaçla oranın en işlek caddesi olan Götgatan(evet ismi bu)'da  dolaşmaya başladık. Yanımızda getirdiğimiz bir şişe jagermeister bitene dek umutla mekan aradık, yürüdük. Caddenin sonuna doğru şişe boşalmaya başlamış, biz de Haslet'le bağıra bağıra, detone olarak Levent Yüksel şarkıları söylüyorduk. Götgatan caddesinden dolayısıyla Sodermalm'den umudu kesince yoldan çevirdiğimiz İsveçli bir gruba nerede dansedebileceğimizi sorduk. Sağolsunlar haritamıza bir kaç Club ve Bar işaretleyip nasıl gideceğimizi ve her mekan hakkında ne düşündüklerini detaylıca anlattılar. Önce Soap Bar'a sonra da ünlü Sky Bar'a gitmeye karar verdik.

Metroya binip tekrar ana kara sayılabilecek Norrmalm'a geçip bir miktar yürüdükten sonra Soap Bar'a geçtik. Müzik ve ortam hiç fena değildi. Ancak cidden pahalı olan içkiler sayesinde Stockholm'ün pahalı yüzüyle tanıştık. Bir süre orada takıldıktan sonra biraz dışarı çıkıp dolaşmaya belki, Sky Bar'ı denemeye karar verdik. Bira aldığımız seven-eleven'ın önündeki kalabalıkla kaynaştık. Kendilerini  İtalyan, ve İngiliz olarak tanıtmaya çalışan iki İsveçli kızla anlamsız muhabbetlere girdik, yaptıkları aksanlara güldük. Bir ara onlarla başka bir mekana giderken sonra birden biz de anlamadan bir şekilde kayboldular. O esnada kendimizi Sky Bar'ın önünde bulunca girip bir bakmaya karar verdik. Kişi başı 150 Kron giriş parası ve yorgunluğumuza bir de alkol açısından yeterince yükümüzü almış olmamız eklenince yavaştan hostele doğru yürümeye başladık.
Gecenin sonu.. Hayır, sarhoş değildik.

Son olarak aklımda kalanlar:
**Gündüz bizi çok zorlayan yağmurun gece kesilmesi
**Gece 4'e kadar dışarıda, sokaklarda gezerken kimsenin kimseyi rahatsız etmemesi, hatta rahatsız edebilecek potansiyelde insan bile olmaması( bağırarak şarkı söyleyen ikimiz hariç)
**O kadar içmemize rağmen sadece çakırkeyf olmamız, ki burada bitirilen bir Jagermeister, üzerine içilen bir sürü bira ve viskiden bahsediyoruz, sanırım kuzeyin havasında bir şey var, ondan bu kadar içiyor insanlar.
**İsveçli insanların son derece cana yakın olması,
**Bir kadeh Jack Daniels'e 120 Kron ödemiş olmam(30 tl)








8 Ekim 2011 Cumartesi

October Swimmer Strikes Back: Gün 3 Berlin

20/09/2011 Berlin

Saatler 11'i gösterirken, en iki gündür kahvaltı yaptığım Türk fırınındaki amcanın sandviçleriyle karnımı doyurmuş, çıkmaya hazırdım. Hostelde broşürünü gördüğüm, Falckensteinstrasse'deki  Kubi's Bike Shop'a gittim. Sevgili okur, Kubi'nin Kubilay çıkması seni pek şaşırtmamıştır, zira orası Berlin, hatta orası Kreuzberg'di. 8 saatlik kira bedeli 5 euro'yu verirken Kubi, bisikletin sigortasının olmadığını, çaldırırsam 200 euro ödeyeceğimi, kaldığım yeri bildiğini kibarca söyledi. Teşekkür edip ayrıldım. Yola çıkmaya hazırdım.

Ünlü Oberbaum köprüsünü geçerek ilk görmek istediğim yere, East Side Gallery'e ulaştım. Ünlü Berlin duvarının son kalıntıları, burada üzerlerindeki grafitilerle bir açık hava sanat galerisi oluşturmuşlardı. Bu 1,5 km'ye yakın duvar parçasının üzerinde 1990'dan beri varlığını sürdüren 105 eser bulunmakta...

Spree nehrine doğru yönelerek nehir kenarından kuzey-batıya, Alexanderplatz'a doğru ilerledim. Evet, dün görmüştüm orayı, ama yine de o televizyon kulesini bir daha görmek istiyordum. O kulede beni çeken bir şeyler vardı. Saatlerce oturup kuleyi izleyebilirdim. Spandauer Strasse'de ilerlerken bisiklet yolunun o geniş anayolda bile düzgünce ayrıldığını ve hiç bir sürücünün, o çizgileri ihlal etmediğini görüp memnun oldum. Berlin, Amsterdam kadar olmasa da, bisiklet sürmek için gayet elverişli bir şehirdi, ancak sele çok rahatsızdı be sevgili okur.

Alexanderplatz'a vardığımda bisikleti bir kenara kitleyip, kulenin çevresinde gezindim. Hediyeci dükkanlarından birine girip, kolleksiyonuma katmak üzere bir Berlin tabağı aldım. Bu esnada Haslet'le haberleşi Zoologischer garten'de buluşmak üzere sözleştik. Hala vaktim vardı, ben de haritaya bakmadan ara sokaklardan Brandenburg kapısına doğru ilerlemeye başladım. Önce Brandenburg kapısına uğrayıp oradan geçerek devasa bir park olan Tiergarten içinde kaybolup, Berlin'in simge yapılarından zafer heykeli Siegessaule'yi de gördükten sonra buluşma yerine gidecektim.

Strasse des 17. juni üzerinden zafer heykeline doğru ilerlerken sağ tarafta Sovyetlerin, ikinci dünya savaşında ölen askerlerin anısına yaptırdığı anıt duruyordu. Anıtın kenarındaki Tank ve ortasındaki top bataryaları her an tekrar çalışacakmış gibi duruyordu.

Tiergarten içinde bisiklet sürmek oldukça zordu. Bisikler ve yayalar için ayrılmış yolun döşemesi yoktu, sadece toprak üzerine biraz kum dökülerek yeşil alanlardan ayrılmıştı. Bir önceki gün yağan yağmur zemini, bisiklet sürmek için zor bir hale sokmuştu. Yine de yürümektense bisiketin üzerinde kalmayı tercih ettim. Hava oldukça güneşliydi ve parktaki kalabalık bu durumdan keyif alıyordu. Her ağacın altı doluydu. Kimileri, köpekleriyle oynuyor, kimileri sevgilileriyle ilgileniyor, kesinlikle sonradan pişman olacak bir kesim de güneşin altında uyuyordu. Aralarından acele etmeden geçtim, vaktim vardı ve bisiklet üzerinde hayatımdan memnundum, acele etmeye gerek yoktu. Parktan ayrılmadan yola çıkmadan ilerleyerek Zoologischer garten'a vardım. Bir iki dakika sonra Haslet de eşinin pembe bisikletiyle göründü.

Bana, ikinci dünya savaşında bir kısmı yıkılan, yıkık kısmını aynen bırakarak geri kalan kısmına ek yapılarla destekleyip kullandıkları kiliseyi göstermek istiyordu, ancak kilisenin bütün cepheleri kapatılmıştı, restorasyon yapılıyordu. 7 yıldır yaptığım bu gezilerde kimbilir kaç tane güzel yapıyı restorasyonlar nedeniyle görememiştim...

Bir süreliğine Zoologischer Garten'in çevresindeki, Tiergarten'in devamı olan parkta oturduk, Haslet'in getirdiği bira ve krakerleri paylaştık, sohbet ettik. Saat 4'e gelirken Kreuzberge dönmeye başladık, saat 6'da bisikleti teslim etmem gerekiyordu.

Haritayı cebime koydum ve Hasletin "bak bu park çok güzel" dediği bütün parkları, "bak bu caddeyi çok severim" dediği bütün caddeleri dolaşa dolaşa ilerledik. Yaşadığı şehri kişiselleştirmişti ve kendi kurtarılmış bölgelerini bana göstermek istiyordu. Bu çabasını takdir ettim ve yolumuz ne kadar uzarsa uzasın hiç sesimi çıkarmadan peşine düştüm. Arada kaybolduk, yolumuzu sorarak bulduk, bir ara bir Türk pazarına girdik, Abdullah Gül'le beraber gelen maliye bakanın da o esnada pazarı gezdiğini gördük. Pazarcılar "Türkiye seninle gurur duyuyor" sloganları atıyordu. Bunun bana  ne kadar absürd geldiğini nasıl anlatsam bilemedim sevgili okuyucu.

En son bulduğumuz bir kısa yolla saat 6'yı biraz geçe tekrar Kubi'ye dönüp bisikleti geri verdik. Net 5 saat, 30 kilometreye yakın bisiklet sürmüştük ve ben bir kaç gün oturamayacaktım.

Akşam planımız Rea'yla buluşup beraber suşi yemekti. Evet, daha önce hiç suşi denememiştim. Alte Schonhauser Strasse'deki Best Friends Sushi adlı güzel bir Japon restoranına gittik. Ortaya topluca bir şeyler istedik, Asahi diye oldukça hafif bir japon birası içtim. Ambians servis ve çalışanlar gayet iyi olsa da ne yazık ki sushinin bana göre olmadığını anladım. Olsun, en azından denedim.

Yemekten sonra bir şeyler içme planlarımız vardı ancak 5 saatlik bisiklet maratonunun yorgunluğu ve ertesi sabah 5 buçukta uyanıp Stockholm için havaalanına gideceğim gerçeği, hostel, yatak, uyku anlamına geliyordu. Ben de öyle yaptım