22 Ağustos 2011 Pazartesi

Orada Olmayan Kız



Bilmiyorsun, çünkü orada değildin.

Orada olamadın bir türlü. Camlardan, vitrinlerin yansımalarından baktım, yoktun. Bazen çok yaklaştığımı düşündüm seni yakalamaya, belki kendimi kandırıyordum bir süreliğine bile olsa orada bulunduğunu düşünerek, ama gördüğümü sandığım belli belirsiz silüetinden başkası değildi.

Çok uğraşıp sevemediğimle yorganın altında film izlerken yoktun. İsteksiz telefon konuşmalarımıza kulak şahidi olmadın. Hazzetmediğim bir şehirde bir başkasıyla yemek yerken orada değildin. Dilimin şaraptan mı soğuktan mı dolaştığını anlamaya çalışıyordum, o sigarasını içerken sen bizimle o balkonda değildin. Bir diğerinin sohbeti biraz daha çekilebilir olsun diye sarhoş olmaya çalışırken de yoktun, bir kaç saat sonra onla sarmaş dolaş eve giderken de...

Sonra o beni üzen, beni üzerken de yoktun. Onun hoşuna gidecek sözcükler aramaya çalışırken yan şezlongda değildin. Diğeri beni teselli ederken de arka masadaki sen değildin. Sahnedeki grup kötü müzik çalarken, gelip benle tanışmaya çalışan sarhoş kız değildin, biraz ötede ne konuştuğumuzu ilgiyle izleyen de...

Haftanın dört günü gittiğimiz nargilecide hiç bulunmadın, haftanın beş günü gittiğimiz barın sokağından geçtin sadece, yine de beni arkadaşlarımla içip futbol konuşurken, ya da herhangi bir şeye kızmış, yakası açılmamış küfürler savururken görmedin.

O, belli bir süre bakışıp bir daha görmediklerimden de değilsin, olsaydın bilirdim. Seninle hiç bir hikayemiz olmadı. Hiç bir çarpıcı tanışma öykümüz de olmayacak. Hiç görmedim seni, hiç gelmedin, hiç orada olmadın. Sadece silüetin, belirsiz, flu silüetin...

7 Ağustos 2011 Pazar

October Swimmer Yeniden Tatilde: Bölüm 4 Brugge

03/07/2011, Brugge, Belçika

Dün geceki Coldplay performansı benim için festivalin zirve noktasıydı. Sonrasında döndüğüm çadırımda titreyek uyumaya çalışırken, aklımda hep "zirvede bırakmalı" düşüncesi dönüyordu... Evet, sevgili okuyucu bunu yaptım. Festival'in son günü Iron Maiden, Kasabian, Kaiser Chiefs, Grinderman ve Black Eyed Peas varken, ben festivali terkettim. Bir kaçak gibi sıvıştım adeta.

Her şey sabah uyanmamla başladı. Gece boyunca titrerken, sabah yine pişerek ve üstümdeki kıyafetleri kat kat çıkarmak zorunda kalarak uyandım, gözümü açtığımda artık gitmek istediğime karar vermiştim. Şimdiye kadar çok güzel vakit geçirmiştim, ama bildiğim tek şey bir gece daha çadırda kalmak istemediğimdi.

Bu fikrimi diğerlerine açınca önce şaka yaptığımı sanıp güldüler, sonra ciddi olduğumu görüp şaşırdılar, hatta bir ara Çağın ve Murat'ı da ikna etmek üzereydim ki Cem gelip onları elimden aldı:) Kahvaltı ve duş sonrası bir kaç dakikada eşyalarımı toplamıştım. Türkiye'den getirdiğim uyku tulumu ve çadırı, Amsterdam'dan aldığım şişme yatağı hatta kirli çoraplarımı Belçika'ya bağışlayarak kamp alanından çıktım. Çağın bana Leuven otobüs durağına dek eşlik etti, uzun ve gereksiz bir yürüyüş yaptık, zira kulağımızı ters taraftan göstermişiz. Yolda iki gün önce tanıştığımız Türk grupla selamlaştık ve nihayet durağa geldiğimizde Çağın'la vedalaşıp otobüse atladım.

Leuven tren istasyonuna vardığımda bile hala ne yapacağıma karar verememiştim. Brüksel ile Brugge arasında kalmıştım. Kesinlikle Brugge'e gitmek istiyordum, ancak ertesi sabah Brüksel'den uçuşum vardı ve sabah dönmenin zor olup olmayacağını bilmiyordum. İstasyondaki çizelgeler bakınca zor olmayacağını anladım ve Brugge'e giden ilk trene bilet aldım.


Böyle spontan hareketler bana göre değildir. Gideceğim şehirler, kalacağım oteller hepsi seyahat öncesinden belli ve ayarlanmıştır, bu sefer hariç. Sonuç olarak öğleden sonra saat 3 civarı Brugge'deydim, nerede kalacağımı bilmiyordum ve elimde haritam yoktu. İstasyondaki şehir planının resmini çekerek bir başlangıç yaptım. Hemen şehir planının yanında ise iki tane hostel reklamı vardı. Onların adresini şehir planında buldum. Artık iphone'umda fotoğraf da olsa bir adet haritam. İki adet de hedefim vardı.

Hava, orada geçirdiğim günlerde hiç olmadığı kadar sıcaktı. Brugge güneşli bir pazar günü yaşıyordu, ancak buna rağmen sokaklar bomboştu. Hosteli bulmaya çalışırken bir kaç ingilizce konuşan, bir kaç da Türkçe konuşan turist dışında neredeyse kimseyi görmedim diyebilirim. Hatta bazı sokaklarda tek başıma yürürken garip bir huzur hissettim.

Sırasıyla Oostmeters, Rozenhoedkaai ve Predikherenstraat caddelerini izleyerek Langestraat 135 ve 137 numaralardaki iki adet binada yerleşimli St. Christopher Bauhaus hostele ulaştım. Giriş işlemlerini yaptıktan sonra eşyalarımı yerleştirip, hostelin barına indim. Bir adet yorgunluk birası(Leffe Blond) ve bana verdikleri turistik haritayla küçük bir plan yaptım. Biraz Nadal-Djokovic Wimbledon final maçına baktım. Kendimi biraz dinlenmiş hissetiğime göre başlayabilirdim.

İlk olarak Hoogstraat'ı takip edip Burg meydanına yürüdüm. Kurulan seyyar tribün ile bazen klasik müzik konserlerine ev sahipliği yapan bu eski meydanda aynı zamanda belediye binası da bulunmaktaydı. Bolca bulunan hediyelik dükkanların birinden tabak kolleksiyonuma eklemek üzere brugge tabağı ve eşe dosta küçük hediyeler aldım. Biraz ilerideki dantel dükkanlarından ünlü Brugge dantellerine baktım. Fiyatları aşırı pahalı buldum. Şöyle ki, bir masa örtüsü 400 euro civarındaydı. Annem olsa "Oğlum iki top dantel ipi al bana aynı modeli ben çıkarırım" derdi.



Bir sonraki durağım çok da uzak olmayan, şehrin en ünlü meydanı Markt'tı. Zaten Brugge'ün, Unesco'nun dünya mirası listesinde olan şehir merkezi, oldukça kompakt olduğundan, sadece yürüyerek neredeyse bütün görülmesi gereken yerleri dolaşmak mümkündü. Markt tabii ki hepmizin In Bruges'te gördüğü ünlü çan kulesi, Belfort'un bulunduğu yerdi. 1200'lü yıllarda inşa edilen, 1800lü yıllara kadar eklemeler yapılarak en son halini alan bu 83 metrelik yapı, şehrin en büyük sembollerinden... Bir saat ile içine girmeyi, tepeye çıkmayı kaçırdığımı görüp hayıflandım. Meydanı dolduran restoranların önünde şöyle bir yürüyerek, bir kaç saat sonrası için keşif yaptıktan sonra devam ettim.

Sırada Heilig-Bloedbasiliek, yani kutsal kan basilikası vardı. haçlı seferlerinde getirilen ve içinde İsa'nın kutsal kanı olduğu kabul edilen kutsal emanetin saklı olduğu bu koyu gri, gotik binayı çok sevemedim. Genelde kiliselerin sahip olduğu huzur verici mimarilerden farklı olarak korkutucu, caydırıcı bir yapısı vardı. İçine girmeden devam ettim.

Steenstraat'ı izleyip şehrin asıl katedrali,
Sint-Salvator'a vardım. 10. yüzyılda yapılan ve 18. yüzyılda katedral statüsü alan bu devasa yapı, günümüzde brugge yerlileri tarafından en çok kullanılan kilise olarak biliniyor. Çevre düzenleme ve restorasyon çalışmaları devam ettiğinden içine giremedim ama bir kaç fotoğraf çekip önündeki taş banklarda biraz dinlendikten sonra bu tarihi turun son durağına yöneldim.


Onze-Lieve-Vrouwekerk, Türkçe çevirisiyle Lady'mizin Klisesi, 122 metrelik kulesiyle Avrupa'daki ikinci en uzun tuğla yapı. 13. yy'da inşa edilen ve sonra eklemelerle en son halini alan bu yapıya, Brugge'li iki tüccar Michelangelo'nın Siena katedrali için yaptığı, Madonna ve çocuk heykelini satın alarak bağışlamışlar. Böylece sanatçının İtalya dışındaki tek eseri de yüzyıllardır burada sergilenmiş.

Doğuya yönelerek Astridpark'a doğru yürüdüm. Park bu güzel yaz gününde biraz dinlenmek için çok uygundu. Bir müddet çimlere uzandım. etrafı izledim. Sonra, midem, bana akşam yemeğini ne zaman yiyeceğimi sordu. Biraz sonra soğuk esmeye başlayan rüzgar, artık kalkmamı söyledi. Bu kadar ısrara dayanamazdım. Markt meydanına yürüdüm. Meydanın arka kısmındaki restoranlardan birine oturdum(hiç bir zaman meydandaki restoranlara oturmam) Brugge'ün alamet-i farikası olan midye, patates ve beyaz şarap istedim. 4 günlük çadır ve sağlıksız beslenme sonrası bu kadar şımartılmayı hakediyordum. Güzel bir akşam yemeği oldu.


Yemekten sonra Markt çevresinde biraz yürüdüm, Simon-stevin plein'deki küçük barlardan birine girerek. Birkaç çeşit Belçika birası denedim. Hoegarden, Leffe, Duvel, Jupiler derken artık kalkmanın vakti gelmişti, zira alkol oranı %10 civarı olan bu biralar şişede durduğu gibi durmayacaktı. Kısa bir yürüyüş sonrası hostele vardım. Kapının önünde biriken ve sosyalleşen hostel sakinlerinin arasına karıştım. Artık her avrupa seyahatimde bolca rastladığım Kanadalı bir grupla biraz sohbet sonrası odama çıkarak uyudum.

***

Bir tatilin daha sonuna gelmiştik. Ertesi sabah erkenden Brüksele gittim. Oradan Milano üzeri İstanbul'a oradan da İzmir'e uçtum. Akşam 10 civarı eve vardım.

Bir kaç son söz söyleyerek bu seriyi de kapatalım
1- Amsterdam'ı iki kez görmek, ekstra motivasyonunuz yoksa çok gerekli değil.
2- Brugge gerçekten güzel şehir, iki gün fazlasıyla yeter.
3- Festival'e evet, çadıra hayır! Özellikle gece 6-7 dereceye düşen sıcaklıklarda çadıra hayır! Bu yüzden bir daha festivale gidersem(ki giderim) mutlaka alternatif konaklama yolları bulmam gerekecek. Bir de daha ılıman ve deniz kıyısındaki yerlerdeki festivalleri tercih ederim
4- Yol arkadaşlarımı çok sevdim, ancak tek başına seyahati daha çok seviyorum. Bunu Brugge'deki geçirdiğim gün daha iyi anladım.
5- Bir sonraki seyahat 16 Eylül-29 Eylül arası; Berlin(3 gün)- Stockholm(2 gün)-Riga(2 gün)- Talinn(3 gün)- Helsinki(2 gün)- Milano(1 gün) şeklinde planlandı, biletleri alındı, otelleri ayarlandı.
6- Seyahat yazısı yazmaya devam edeceğim, ancak geçen yılın yazıları gibi gün gün mü yazmak, ya da bu sefer yaptığım gibi bir kaç parçaya bölüp yazmak mı daha iyi karar veremedim. Bana kalırsa en ideali, oradayken her akşam yazmak, ama ne yazık ki her yerde(özellikle çadırda kaldığınız bir kamp alanında) internete ulaşım kolay olmuyor. Yine de şu son yazıyla beraber üzerimden bir yük kalktığını söyleyebilirim. Artık blog normal rutinine dönebilir.

29 Temmuz 2011 Cuma

October Swimmer yeniden Tatilde: Bölüm 3 Rock Werchter(3. ve 4. gün.)

01-02/07/2011, Werchter, Belçika

Sabahın erken saatlerinde çadırımız saunaya dönünce uyanıp kendimi dışarı attım. Cem farenjit olmuştu, Çağın koşmaya ve kahvaltılık almaya ya Werchter'e ya da Haacht'a gitmişti. En son 36 saat önce duş almıştım ve kendimden tiksinmeye başlamadan önce duşlara yöneldim. Çadırdan duşlara kadar olan çamuru yolu terliğimle gitmek gibi bir gaflete düşmüştüm, zaten yıkanacaktım, sorun değildi, ancak dönerken de aynı yolu yürüyecektim. 15 dakika duş sırası bekledikten sonra 4 euro verip duşa girdim. Sıcak suyu yani tekrar medeniyeti hissetmek gibisi yoktu.

Çağın'ın getirdiği peynirli sandviçlerle kahvaltımızı yaptık, biraz dinlendik, bedava internet standında internet ihtiyacımızı giderdik, telefonlarımızı şarj ettik ve sonunda festival alanına gitmeye hazırdık. Benim için heyecanlı bir gündü, zira Lissie sahne alacaktı. Kendisiyle 2009 kışında, Rock n Beer'de otururken çıkan Bad Romance coverı sayesinde tanışmıştım. Sonra bir kaç ay öncesine kadar unuttuktan sonra, Catching a Tiger albümünü bir şekilde edinip defalarca dinleyip, bu günü beklemeye başlamıştım.

Konserin başlamasına yarım saat önce gidip, olabildiğince önlerde bir yer buldum. Yaş ortalaması oldukça küçüktü, bir sonraki konserde daha küçülecekti. Saat 15.00'te Lissie sahneye çıktı, Cuckoo ile başladı, Bully, Record Collector, When I'm alone çaldı. Şarkı aralarında bir yudum tekila içti. Pursuit of happiness cover'ı yaptı ve in sleep çalarak bitirdi. Performansı, grubu, seyirciyle iletişimi... her şeyi iyiydi.

Lissie'den sonra sahneye Kesha çıktı. Evet, evet o. Yaş ortalamasının birden 15'e düştüğünü görünce, orada ne işim olduğunu düşündüm, ancak itiraf ediyorum Kesha konseri izledim. Sahneye tangayla çıkan, yerlerde debelenip bira fondipleyen sarhoş parti kızı imajıyla Kesha, festivalin en gereksiz ismiydi.

Akşam saatlerine kadar çimlerde, yiyecek içecek standlarında oyalandıktan sonra önce The National'ı sonra Arctic Monkeys'i izledik. Arctic Monkeys iyi çaldı ancak, performansları oldukça mekanik ve ruhtan uzaktı. Seyirciyle hiç bir etkileşimleri olmadı ve ben Alex Turner'i sevmedim. Daha sonra sahneye çıkan Kings of Leon, ağzımızda Arctic Monkeys'den kalan bütün acı tadı unutturacak kadar güzel bir konser verdi. Sırada Arsenal vardı ancak ben artık ayak tabanlarımı hissetmediğim için çadıra gitmeye karar verdim.

Yine gece olmuştu, yine hava sıcaklığı tek haneli sayılara düşmüştü, yine üşüyecektik...

***

Ertesi gün, saat 16.25'e yani Bruno Mars konserine kadar festival alanına gitmedik, Çağın ve Cem ayrı takılırken ben ve Murat biraz yürüdük ve Haacht kasabası yakınında bir yerde oturup festival kapsamında alkol oranı düşürülen diğer biralardan sonra ilaç gibi gelen bir kaç Primus marka bira içtik. Sonra diğerleriyle buluşup Bruno Mars'ı izledik.

Adam gitar çalabiliyor, piyano çalabiliyor, dansedebiliyor ve mükemmel bir enerjisi var. Harika bir saat geçirdik ve ben, bir önceki gün çıkan Lissie ile beraber bu ikisini, henüz o kadar ünlü olmadan, kariyerlerinin başındayken bir festivalde canlı izleyerek şanslı olduğumu düşündüm. İleride çok ünlü olduklarında bunu hatırlamak güzel olacak.

Bruno Mars'tan sonra bir şekilde sahne önüne giriş yaptık. Güzel hareketti, zira sahne önü kısmı turnikelerle sınırlandırılmış ve belli bir sayıya ulaştıktan sonra girişin kapatıldığı bir alandı ve sıradaki PJ Harvey, Portishead ve Coldplay üçlüsünü burada izlemek güzel olacaktı, ancak bu aynı zamanda tam 6 saat kesintisiz ayakta, aç ve susuz kalmak anlamına geliyordu. Sanırım buna razıydık.

Önce Pj Harvey çıktı. Beyaz korseli kıyafeti, garip enstrümanı, "Autoharp" ve yanındaki üçlüsüyle pek tatmin edici değildi. Daha çok son albümü "Let england shake"'den şarkılara yer vermesi ve benim bu albümü hiç dinlememiş olmam da keyif alamamamın sebebi olabilir. Bilmiyorum, ama zaten PJ Harvey de çaldığından çok keyif almıyor görünüyordu.




Neyse ki Portishead çıktı ve festivalin en güzel performanslarından birini sundu. Wandering Star ve Sour times'la ısındık, Glory Box ile alev aldık ve Roads ile közlendik. Hava hafiften kararmıştı. Müzik ışık ve görseller mükemmel bir uyumla beni yükseltiyordu. Havada tatlı bir esinti vardı. Gözümü kapatınca İzmir'den ne kadar da uzak olduğumu. Günlük endişelerimi nasıl da geride bıraktığımı görüyordum. Beni o an hiç bir şey üzemezdi, hiç bir şey sıkamazdı. O kadar rahat ve soyutlanmıştım ki, bu rahatlık hissi kafamı kurcalayan bazı spesifik hislerden arınmama yardımcı oldu. Konser bittiğinde ben değişmiştim ve kararlar vermiştim.



"...and it was called Yellow
"

Festivalin bu en güzel gününün zirve noktası, tabii ki Coldplay'di. Coldplay'i canlı izliyordum. O an bile buna inanmak güçtü. Zaten Chris Martin de inanılmaz bir performans sergiledi. Sahnede o kadar rahattı ki, sanki doğal ortamı o sahneydi. Yeni albümden, Hurts like heaven, Every teardrop is a waterfall, Charlie Brown ve Us against the world olmak üzere 4 şarkı çaldılar. Beğendim. Yeni albüm, X&Y ile Viva la vida arasında bir soundda olacağa benziyor. Bunu da beğendim. İkinci sahneye çıktıklarında çaldıkları 3 parçayla beraber toplam 19 şarkı çaldılar. Yellow ve Fix You benim için konserin en güzel anlarıydı. Festival alanında o akşam yüz bin'e yakın insan olduğunu da buradan belirtmekte fayda var.

Gece 1'de konser çıkışı yüz bin zombie kamp alanlarına yürürken, yiyecek içecek büfelerine saldırırken çocuklar gibi şendik. O kadar acıkmış o kadar susamıştık ki, yedik, dinlendik, yine yedik...

Kamp alanına girdiğimizde kimsenin uyumaya niyetinin olmadığını gördük, herkes bir ağızdan viva la vida'nın melodisini, sanki bir futbol maçında tezahürat yapıyormuş gibi söylüyordu. Kamp alanında giderek büyüyen bir kalabalık oluşuyordu. O kadar yorgun, o kadar yorgundum ki, çadıra girdim sadece ayakkabılarımı çıkardım, uyku tulumuna girdim.

Sonra uyku beni aldı, götürdü.

20 Temmuz 2011 Çarşamba

October Swimmer yeniden Tatilde: Bölüm 2 Rock Werchter(1. ve 2. gün.)

29-30/06/2011, Werchter, Belçika

Amsterdam'da geçen 4 gün sonrası 29 haziran sabahı festival için Belçika'ya hareket etmenin vakti gelmişti. Sabah odayı boşaltıp, otel elemanlarıyla vedalaşırken Amsterdam'da o gün toplu taşıma grevi olduğunu, istasyona taksiyle gitmemiz gerektiğini ve herkes işe gitmek için taksilere hücum edeceğinden taksi bulmanın oldukça zor olabileceğini öğrendik.

Biraz bekledikten sonra Türk bir taksici 4'ümüzü de tek araçla tren istasyonuna götürmeye kabul etti, ancak elbette 20 euro isteyerek hemşerinin, hemşeriyi gurbette sevdiğini bir kez daha kanıtlamış oldu. Tren kalkış saati yakın olduğundan çok uzatmadan kabul ettik ve 10.53 Antwerp trenine tam vaktinde varmış olduk. Tren, bizim gibi çadırı, tulumu, matıyla yola çıkan festivalcilerle doluydu.

2 saatlik bir yolculukla Antwerp'e, oradan 45 dakikalık ayrı bir tren yolculuğuyla Leuven'e, oradan da 20 dakikalık bir otobüs yolculuğuyla da nihayet festival alanına vardık. Vardığımızda saat 16'ya geliyordu ve sınırlı sayıda Extra Long kamp bileti alan insan olmasına rağmen şimdiden etraf çok kalabalıktı.

Bir gün önceden kamp alanına girmeyi sağlayan Extra Long kamp biletinin diğer sahipleri gibi biz de A3 nolu kamp alanında kalacaktık. İrili ufaklı, toplam 10'dan fazla kamp alanı vardı ve güvenlik gerekçesiyle sadece kaydolduğun ve bilekliğinde yazan kamp alanına giriş serbestti. Her kampın girişinde yiyecek ve içki standları vardı, bizim kamp alanın girişine ayrıca seyyar bir carrefour bile kurulmuştu. Biz de uzun bir kuyrukta bekleyerek kamp bilekliğimizi aldık. Artık kampa girmeye ve çadır kurmaya hazırdık.

Kampa girdiğimizde insanların çoktan çadırlarını kurduklarını ve yerleşip sosyalleşmeye başladıklarını gördük. Cem ve ben, benim Yiğitten ödünç aldığım çadırda kalacaktık. Çağın ve Murat da, Çağın'ın getirdiği çadırı kullanacaklardı. Kendimize uygun bir alan seçtikten sonra çadırları yere serdik ve hemen sonra Cem'le bir birimize bakıp gülmeye başladık. İkimiz de çadır kurmayı geçtim, çadırda bile kalmamıştık. Bir süre yerdeki çadıra ve birbirimize baktıktan sonra, kendi çadırını kuran ve bize yardıma gelen Çağın'ın ve çevredekilerin yardımıyla biz de çadırımızı kurduk.

Çadır biraz eskiydi, pollerinin birinde kırık bir yer vardı. Bunlar biraz endişe yaratsa da çadırımız, sağolsun hiç sorun çıkarmadı. Hatta oldukça büyük olduğundan eşyaları, Amsterdamdan aldığımız şişme yatakları, uyku tulumlarını yerleştirince bile içinde boş yer kaldı. Öte yandan Çağın'ın getirdiği çadır ise çok küçük kaldı. Değil eşyalar, yataklar bile sığmıyordu. Neyse ki Carrefour'da uygun fiyatlarla çadır da satılıyordu. Murat kendisine başka bir çadır aldı. (beğenmeyince ertesi gün bir tane daha aldı) Bu arada çadırları kurduktan sonra kapılarının ayrı ayrı yönlere baktığını, ortaya boş, ortak bir alan bırakmadığımızı farkettik, ancak çok geçti, acemiliğimize verdik. Oysa bu festivalin ve kampçılığın kurdu olan Belçikalılar, çadırları daire şeklinde kurup, ortaya tenteler, sandalyeler atmıştı. Hatta bazıları ocak getirmiş, yemek yapıyorlardı...

Çadır telaşı bittikten sonra etrafa, özellikle kamp alanına alıcı gözüyle bakma fırsatı buldum. 60'a yakın tuvalet vardı, sık sık temizleniyordu, ayrıca 24 tane de açık pisuar koymuşlardı, ki çok iyi fikirdi. Tuvalet olayı çok sorun olmayacak gibi duruyordu, ancak lavabolarda sabun yoktu. Hijyen için ekstra dikkatli olmak gerekiyordu. Duşlar kampın girişindeydi ve 4 Euro'ydu. Günün belli saatlerinde açıklardı . Sabahları saat 10'dan sonra oldukça uzun bir kuyruk olduğundan, ya da para vermek istemediklerinden kimileri, sabahları mayo ve bikinilerini giyip pet şişelerle lavabodaki soğuk suyla duş alıyordu... Etrafı alıcı gözüyle inceledikten sonra karnımızı doyurmak ve bir şeyler içmek için kamp girişindeki ortak alana yöneldik.

Fast food büfesinden yemeğimizi, içecek büfesinden de yerel yönetimin talebiyle alkol oranı %2'ye indirilmiş Jupiler biramızı(elbette pet bardakta) alıp saatlerce ortak alandaki masalardan birinde oturduk. Bu esnada masamıza farklı milletlerden farklı insanlar oturdu, onlarla tanıştık. Gece 11'de(evet o esnada hava kararıyor) hava kararıp soğuyup, içtiğimiz biraların bizi sarhoş etmeyeceği de anlaşılınca uyumak ve ertesi gün başlayacak festivale zinde başlamak üzere çadırlara dağıldık.

***

Ertesi sabah çadıra düşen yağmur damlalarının patırtısıyla uyandım. Festival'in ilk günü yağmurla başlamıştı. Sabah erkenden başlayan yağmur, bende "acaba çadır su alacak mı" anksiyetesi yarattığı için, daha fazla uyuyamadım. Çaresiz, çadırda yağmurun dinmesini bekledim. Bir saat sonra yağmurun durdu. Gece boyunca 7-10 dereceler arası gezinen çadır içi sıcaklığın, güneşin bulutların ardından çıkmasıyla birden 30 dereceye yükselmesiyle yazlık kıyafetlerimi giyip kendimi can havliyle çadırdan attım.



Festival alanı bir daha hiç böyle sakin ve temiz olmadı.


Kruvasan, portakal suyu, cheese cake ve meyveden oluşan kahvaltı sonrası keşfe çıkıp, 1 km yakındaki kasabadan para çektikten sonra nihayet festival alanına yönlenmenin vakti gelmişti. Saat 13 gibi içeri girip, yiyecek içecek ve promosyon standlarını gezdik, Bir daha asla o sakinlikte bulamayacağımız telefon şarj noktasında telefonlarımızı şarj ettik, yemek biletimizi, tanesi 2 euro olan 25 kupona bozdurduk ve saat 15.00'te nihayet ilk konser başladı.

Festivali, ana sahnede ilk sahne alan Odd Future Wolf Gang Kill Them All, yani OFWGKTA adlı 11 kişiden oluşan absürd bir hip hop grubu açtı. Herkesin hayalindeki açılış bu olmasa da, bir süre oturup katlandıktan sonra kendimizi koşa koşa Warpaint'i dinlemek Pyramid Marquee sahnesine attık. İlk defa festivalde dinlediğim bu 4 kadından oluşan grubu beğendim, ancak sonra da dinlemek isteyecek kadar sevdiğimi söyleyemem.

Warpaint çıkışı ana sahnede ve ikinci sahnedeki gruplar çok iştah açıcı değildi. Ayrıca sabahki yağmur sonrası bizi çimlerde günleşlendirecek kadar ısınan hava yine bozmuştu. Anouk'a kadar 2 saat vardı ve biz bu sürede çadıra dönüp iklime uygun üstümüzü değiştirdik. Malum mevsim birden yazdan sonbahara dönmüştü ve şüphesiz akşam yine kış gelecekti.

Anouk, 1 saatlik güzel bir konser verdi. Festival katılımcılarının çoğunluğu Hollandalı ve Flemenk bölgesinden Belçikalı olduğundan, Anouk'a ilgi hayli fazlaydı, özellikle Nobody's wife çalarken kalabalık coştu. Tabi biz bu esnada, daha sonra bir kaç defa daha olacağı gibi, Murat'ı bir süreliğine kaybettik. Queens of Stone Age sahnedeyken bulduk. Linkin Park'ı beklerken İsviçre'de yaşayan biri İzmir'li iki kızla tanıştık. Onlar da 11 kişilik gruplarını kaybetmişlerdi. Çok umursamıyorlardı.

Linkin Park'ı onlarla izlemeye başladık, taa ki biz Beady Eye için Linkin Park'ı satana kadar(pişmanlıklarımdan biridir)... Linkin' Park gayet de sağlam bir şekilde çalarken, nereden estiyse, belki bir Oasis esintisi buluruz, belki bir iki Oasis parçası çalarlar da neşemizi buluruz diye düşünerek ikinci sahneye gittik. Ancak tek bulduğumuz bayık bayık, boynunu bükerek şarkı söyleyen, Oasis'in feci halde yandan yemişi grubu ve fönlü saçlarıyla Noel Gallagher oldu.

Bu hayalkırıklığını ancak The Chemical Brothers ile aşabilirdik. Evet, gece saat 1'di ve hava buz gibiydi. Evet, hatta yağmur başlamıştı. Evet, ayaklarımız bizi öldürüyordu, ancak, festivalin en sağlam performanslarından birini izledik. Görselleri, ışık ve lazer şovları, parça seçimleri mükemmeldi. Yağmur altında tüm festival alanı coşmuştu, herkes garip bir uyumla dans ediyordu. Bir süre sonra ben de kendimi aynı ritmin içinde buldum. Gözümü kapattığımda müziğin beni içine doğru çektiğini hissettim. Gözümü açıp ekranlara bakınca, danseden, bir birinin içine geçen renklerle beraber ben de hareket ediyordum, onlarla beraber ben de ekranın köşelerine doğru akıyordum...

Saat 2 buçuk gibi çadıra geldiğimde ıslanmıştım. Üşümüştüm. Ayaklarım ağrıyordu. Kat kat giyinip uyku tulumunun içine girdim. Hala üşüyordum. Özellikle de burnum... Gece uzun ve zor olacaktı.

11 Temmuz 2011 Pazartesi

October Swimmer Yeniden Tatilde: Bölüm 1 Amsterdam

25-29 Haziran 2011, Amsterdam

Aslında tatil 24'ünde başladı. Ertesi sabah herhangi bir telaşa mahal vermemek için bir akşam öncesinden İstanbul'a geçtim. Geceyi Cem'de geçirecek sabah erkenden beraber havaalanına gidecektik. Çağın da aynı şeyi düşünmüş olacak ki, benden bir iki saat sonra onun da Cem'e gelmesi ve Murat'ın da bir ara uğramasıyla yol arkadaşlarımla tanışmış oldum.

Ertesi sabah uzunca bir yolculuktan sonra Schipol havaalanına saat 13 civarı indik. Tandığım en talihsiz insanlardan Cem'in , ki kendisi bu yolculukta da bunu defalarca kanıtladı, elbette pasaport kontrolünde anlamsızca bekletilmesi, ufak bir sorgulamaya maruz kalmasıyla havaalanından çıkışımız geçikse de 3 gibi Amsterdam Centraal'de, 4'e doğru da otelimizdeydik.

Frederiksplein'e yakın, Leidsplein ve Rembrandtplein gibi şehrin ana atraksiyon meydanlarına nisbeten uzak, Cocomama diye ilginç isimli, Red Light District oluşturulmadan önce bir genelev olarak hizmet veren eski bir binaya yerleşimli hostelimizi beğenmiştim. Genç ve yardımsever elemanları, iyi düşünülerek düzenlenmiş bahçesi, ortak oda-mutfağı, temizliği hep iyi yönleriyken, tek can sıkıcı kısmı küçük ve sıkışık odalarıydı. Odada pek vakit geçirmediğimizden bu da pek sorun olmadı.


Ben ve Cem'in Amsterdam'a daha önce gelmiş olmamız ilerleyen günlerdeki planlarımızı oluştururken oldukça yardımcı oldu. Bu yüzden uzun uzadıya Amsterdam'da geçen bu 4 günü anlatmak yerine ufak bir özet geçeceğim.

**Genelde yukarıda da bahsettiğim gibi Leidsplein ve Rembrandtplein arasında gezindik, bazen Dam meydanı çevresinde dolandık, Özellikle kamp malzemesi alışverişi için Dam meydanının arkasındaki mağazaları arşınladık. Festival için eksiklerimizi tamamladık, aldığım şişme yatak ve yastık kampta oldukça işime yaradı.

**Bazen öğünleri Febo(fast food otomatları), oldukça yaygın olan patates kızartması çılgınlığı ve tabii ki tatlı pasta börek çörek satan bakerij ziyaretleriyle geçiştirmiş olsak da, Türkiye'den geldiğimizi anlayınca Türk olduğunu nedense çaktırmamaya çalışan ancak kontra sorularla pek bir seçenek bırakmadığımız Yusuf Abi'nin Meksika restoranı gibi yerlerde, adamakıllı yemekler de yedik.

**Bol bol kahve içtik, bazen o kadar dolaşmanın yorgunluğunu alsa da bazen rahatsız ettiği de oldu, ancak İtalyanlar'ın dediği gibi, Roma'da Romalılar gibi yapmak gerek.


**İlk iki gün bozuk ve yağmurlu hava 3. gün ısınınca kendimizi hemen sahile, Volendam'a attık:) Hollandalıların geçtiğimiz yüzyıldan beri okyanusla savaşı sonrası okyanusa setler çekerek göl haline getirdiği Markermeer'e kıyısı olan bu ufak sahil kasabasını sevdim. Amsterdam'a otobüsle sadece yarım saat uzaklıkta olduğu için gidilip görülebilir, ancak kısıtlı zamanınız varsa bir kısmını Volendam'da harcamanızı pek tavsiye etmem. Neticede biz de gittik, deniz ürünleri yedik, birer bira içip dolaştık ve geri döndük.

**Geçen yıldan hatırladığım ve hepsini tavaf ettiğim Amsterdam gece kulüplerine bu yıl pek ilgi göstermedim. Onun yerine akşam belli bir saatten sonra hostele gelip, oradakilerle içip muhabbet etmeyi, varsa bir plan topluca çıkmayı tercih ettik.

**Yine geçen yıl pek sevdiğim şehrin daha sakin ve yerli tarafı Haarlemstraat'a bu yıl diğerlerini de götürdüm. Bir kaç saat geçirdik ve onlar da çok sevdiler.

Neticede bol bol güldüğümüz 4 gün geçirdikten sonra 29 Haziran sabahı, asıl geliş sebebimiz, Rock Werchter festivaline gitmek için Belçika'ya hareket ederken, sakin ve aynı zamanda çılgın şehir, Amsterdam'a bir daha geldiğime pişman değildim.

3 Ekim 2010 Pazar

October Swimmer İtalya'da: Gün 8

18/09/2010 Venedik


Sabah uyandığımda hala vücudumda bir kırgınlık vardı, ama daha iyi hissediyordum. Yukarı çıktığımda Sonia'nın kahvaltı hazırladığını gördüm. Ateşim hala yüksek olmasına rağmen kahvaltı sonrası aldığım duş ve bir adet parasetamol kendimi daha iyi hissettirdi. Ne yapacağımıza karar vermeye çalıştık.

Akşam 20'de Venedik'ten Roma'ya uçacak, oradan da Türkiye'ye geçecektim. Dolayısıyla önümüzde 7-8 saat vardı. Sonia bir kaç saatliğine de olsa Venedik'i görmemi çok istiyordu, zaten oradan uçağa bineceğim düşünülürse kötü bir fikir değildi. Hava berbattı, gök delinmiş gibi yağmur yağıyordu, üstelik Sonia'nın şoförlüğü de çok iç açıcı değildi, bu yüzden ben trenle gitmemizi istiyordum, Sonia ise beni yolculadıktan sonra geri dönüşü zor olacağından arabayı almak istiyordu. Sonuçta onun dediği oldu ve yola çıktık.

Otobana varana kadar bir saat kadar virajlı dağ yollarında devam ettik. Yerler ıslaktı ve Sonia'nın virajlarda frene basmak yerine gaza basması beni korkutuyordu. Neyse ki otoban'a sağ salim vardık. Otoban girişinde Sonia'nın doğalgazla çalışan arabası için nadir metan istasyonlarından birini bulmamız bütün endişeleri bitirdi. Arabanın, 10 euro'ya dolan deposuyla 300 km kadar yol yapabildiğini öğrenmem benzini adeta içen arabamı düşündürüp içimi hırsla doldurdu.

Saat 14 gibi Venedik'e varmıştık ama 45 dakika kadar arabayı parkedebileceğimiz bir yer aradık. Sonunda limana yakın bir katlı otopark bulduk ve ilk vapurla Piazza San Marco'ya gittik. Kanallar ve adalardan ibaret olan bu şehirde toplu taşımanın başrol oyuncusu bu vapurlardı.



Plan belliydi, ne Sonia ne ben Venedik'i iyi biliyorduk üstelik yanımızda harita da yoktu, o yüzden saat 17.30'a kadar sokaklarda kaybolacak, bu arada yemek yenebilecek düzgün ve küçük bir restoranda yemek yiyecek; o saatten sonra ise arabayı bıraktığımız otoparka gitmek üzere vapura binecektik.

Aynen öyle yaptık, yağmur, rüzgar, hastalık eşliğinde adını bilmediğimiz sokaklarda dolaşarak adını bilmediğimiz köprüleri geçip adını bilmediğimiz adaları dolaştık. Yine adını bilmediğimiz bir sokakta yürürken karnımız acıktı ve adını bilmediğimiz bir teyzeden restoran sorduk, tarife uyarak gittiğimiz ve tabii ki adını bilmediğimiz bu restoranda mikroskopik yemeklere makroskopik fiyatlar ödeyerek çoğunlukla ekmekle karnımızı doyurduk...

Saat 18'de arabada, 18.30'da ise havaalanındaydık ve hayatın yarattığı çemberlerden bir başkası daha yine bu korkunç simetriye uyacak şekilde kapanmak üzereydi. Yine havaalanındaydık, yine ben kahve içerken, o kek yiyordu ve gözleri yaşlıydı. Bu kez ben ağlayamadım, 5 yıldır ağlayamıyordum zaten, artık ağlayamadığımdan mı, yoksa bu yeniden görüşme ve vedanın, beni onun kadar etkilemediğinden mi bilmiyorum ama ağlayamadım. Bir de beni pasaport kontrol kabinine kadar uğurlamasına izin vermedim ve pasaport sırasına girdiğimde gitmesini istedim. İkimizin de hayatında daha fazla dramaya yer yoktu, gerek de yoktu. Vedalaşırken, Aralık'ta İzmir'e geleceğini söylüyordu, kapımın her zaman açık olduğu karşılığını verirken hayatta çok fazla deja vu olduğunu düşünüyordum.

Bir kaç son söz:

1- Italya'nın en güneyini de en kuzeyini de gördüm, iki mevsimi yaşadım

2- İkinci İtalya seferi sonrası bir daha, kongre gibi aktiviteler ya da zorunluluk harici, uzun bir süre daha İtalya seyahati düşünmüyorum.
3- Hatta artık Avrupa'ya bir son verip yeni dünyayı keşfetme zamanı... Bir sonraki yaz planı hazır: October Swimmer New York'ta

4- Şu seyahatleri yazma olayı bir alışkanlık halini alacak gibi ve ben alışkanlıklarını terkedemeyen bir insan olarak buna üzülsem mi sevinsem mi bilemiyorum

5- İtalyanca'yı hala konuşabiliyor olmak bana dil öğrenme konusunda yeniden gaz verdi, lakin ne yazık ki her geçen gün daha da artan iş yüküm nedeniyle ancak avucumu yalarım.

6- Bir insan yıllar önce hayatında çok önemli bir yer tutmuş olabilir, tarifi zor duygular yaşatmış olabilir, yine de arada yaşananlardan bağımsız, araya giren zaman uzadıkça eski, sadece hoş bir tebessüm yaratmaktan öteye gidemiyor. Zaman geçtikçe büyüyoruz, belki kalbimiz de büyüdüğü için eskiden büyük yer kaplayanlar şimdi bakınca çok küçük görünüyorlar.