30 Eylül 2011 Cuma

October Swimmer Strikes Back: Gün 1 Berlin


18/09/2011, Berlin

Uçak Berlin'e indiğinde hava henüz aydınlanmamıştı. Saat 5 buçuk, S9 trenine binerek Treptower Park durağında indim. Bu duraktan 10 dakika yürüyerek kalacağım Hostele varmak mümkündü. Saat 6'da Görlitzer Strasse'deki hostelime varmıştım. Saat 9'dan önce resepsiyonun açılmayacağını biliyordum, amaç sadece hostelin yerini bulmaktı, hem saat hala 6'ydı ve öldürecek bir sürü vaktim vardı.

Berlin'deki 3 adet Jetpak hostellerinden biri olan JetLag Alternative'i Kreuzberg'de olduğu için seçmiştim. Kreuzberg, eskilerin yahudi mahallesi, 60'tan sonranın Türk ghettosu ve şimdinin bohem ve punk kütürünün başkenti... Berlin'deki Türklerin ve Türk kültürünün "cool" sayılması trendinden Kreuzberg de bir nevi işgale uğrayarak payını almış görünüyordu.

Dediğim gibi öldürecek bir sürü vaktim vardı. Uçağa binmeden önce güya Berlin'i bilen arkadaşım Ceren, bu öldürecek vaktimi Potsdamer Platz'da oturup Brandenburg Kapısına doğru kahve içerek geçirmemi öğütlemişti, nasıl sonuçlandığını biraz sonra öğreneceksiniz. Schlesisches Tor durağından metroya bindim, Hallesches Tor durağından hat değiştirerek, Französische strasse Durağında indim. Evet amacım Potsdamer Platz'da kahve içmekti sevgili okuyucu, ancak gel gör ki 800 mt yürüdükten sonra vardığım Potsdamer platz iki gökdelen ve bir kaç pembe borudan fazlasını sunmuyordu. Üstelik değil brandenburg kapısına doğru kahve içmek, kapının üstündeki heykeller bile görünmüyordu. Ceren'e içimden iyi dileklerimi iletip, Branderburg kapısına doğru yürümeye başladım. Bu da sırtımdaki çantayla başka bir 700 mt daha anlamına geliyordu.

Ebertstrasse'yi takip ederek devam ettim. Biraz sonra Soykırım anıtına rastladım. Genişçe bir alana yayılan yüzlerce dikdörtgenler prizması şeklinde gri taş bloklardan oluşan bir anıt, adeta yüzlerce mezar... Dünyanın en büyük anıtını yapsalar dahi ölen 6 milyondan fazla insanı, bu trajediyi yeterince anlatabileceklerini sanmıyorum. Anıtın hemen yanındaki sokağın isminin Hannah Arendt Strasse olması da oldukça manidardı.



Sonunda o meşhur Brandenburg kapısına vardım. Kapının hemen önünde trafiğe kapalı ufak bir meydan vardı. Saat ne yazık ki hala 7 buçuk olduğundan benim o kapıya karşı kahvaltımı yapıp, kahvemi içmem imkansızdı, zira o bahsettiğim ufak meydandaki üç kahveci de henüz açılmamıştı.

Oldukça yakın olduğu için Reichstag'a doğru yürümeye karar verdim. Yol boyunca Türk-Alman ve Avrupa birliği bayrakları görüyordum, sebebini ise bir sonraki gün öğrenecektim. 1800'lü yılların sonunda yapımı tamamlanan, 1933'teki yangına dek parlemento binası olarak görev yapan, yangından sonra 1999'a dek gözden düşen bu bina 12 yıldan beri tekrar parlemento binası olarak kullanılmakta. Kubbesinden özellikle geceleri mükemmel bir Berlin manzarası görüldüğünü biliyordum, ancak pazar sabahın köründe o kubbenin ziyarete açık olacağını ummak fazlasıyla saflık olurdu.

Reichstag'dan sonra, yavaş yavaş hostele doğru yönelmenin vakti gelmişti. Ama önce Friedrichstrasse'yi olabildiğince yürümek istedim. Öyle de yaptım. Stadtmitte durağından metroya binerek kreuzberg'e döndüm.

Hostele vardığımda saat 10'a geliyordu. Evet, resepsiyon açılmıştı. Hayır, sadece valizimi bırBağlantıakabilirdim. Oda saat 1'den önce hazır olmayacaktı. Valizi bıraktım, resepsiyondan aldığım haritayla, amaçsızca kreuzberg sokaklarını dolaştım. Wrangelstrasse'deki Türk fırınındaki teyzenin yaptığı sandviç ve çayla kahvaltı yaptım. Sokaklardaki grafitileri gördüm, Berlindeki yerel seçimlerin posterlerini, Türk adayların resimlerini, Türkçe tabelaları, dükkanları farkettim. Daha sonra lazım olur diye bulduğum bisiklet kiralayan dükkanların yerlerini haritaya işaretledim ve sonunda saat 1 oldu. Hostele dönüp biraz uyumanın vakti gelmişti.

"Biraz" göreceli bir kavram. Uyandığımda saat 6'ya geliyordu ve emin ol bu kadar uyuduğum için pişman değildim sevgili okuyucu. Ne de olsa sabah 5 buçuktan öğlen 1'e kadar gezerek bunu haketmiştim. Yine de çabucak giyinerek çıktım.

Gittiğim şehirleri olabildiğince araştırırım. Gitmeden yaptığım araştırmalarda en fazla bilgiyi Berlin hakkında edinmiştim. Özellikle çukurcuma times isimli blogdan en spesifik ve en yararlı bilgileri edindiğimi söyleyebilirim. Onlardan biri de Berlin Döneri ve Hasır Lokantasıydı. Kottbusser Tor durağına 5 dk uzaklıkta, Dresden Strasse üzerindeki bu lokantada Türkiye'dekinden katlarca daha lezzetli döneri hem de belki iki kat büyük porsiyonla yiyebilir, sadece 4 euroya tıkabasa doyabilirsiniz. Çalışanların hepsi, müşterilerin yüzde doksanın Türkler oluştursa da orada yaşayan Almanlar arasında da oldukça popüler bir lokanta Hasır lokantası

Yemek sonrası şef garsondan aldığım tavsiyeyle, Görlitzer Strasse üzerindeki Mercan kahvesinde Galatasaray-Samsunspor maçını izledim. Maç sonrası tekrar hostele döndüm. Bir hostel klasiği olan, gece dışarı çıkmadan hostelde ucuza içerek oda arkadaşlarıyla kaynaşma rutinini yaptık. Hepimizin ortak noktası Amerikan Kültürü olduğundan, arka planda dvd'den oynayan Superbad hepimizi güldürüp, samimiyetin artmasını hızlandırdı.

Oda arkadaşlarım, Avusturyalı Nikki, Amerikalı Derek ve sonradan bize katılan diğer iki Avusturalyalı eleman( isimlerini hiç bir zaman öğrenmedim) ile yeterince içtikten sonra dışarı çıkmaya karar verdik. Hostele çok uzakta olmayan, Madame Claude adlı, bir binanın bodrum katına yerleşmiş ve çevrede ayrıca "upside down bar" olarak bilinen bir bara girdik. Bardaki döşemede her şey tersine. Tavana tutturulmuş mobilyalar, buz dolapları, yerdeki mobilyaların ters olması neden upside down bar olarak adlandırıldığını gayet güzel açıklamaktaydı. Orada Hollandalı başka bir grupla kaynaştık

Yeterince içtiğimize ikna olana dek içtik. Çıkıp 1 euro'ya şaşırtıcı büyüklükte pizzalar yedikten sonra sallana sallana hostele döndük.

17 Eylül 2011 Cumartesi

Güncellemeler 20: It's always better on holiday

https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhf2SjDDnJNkxJwjuAU45byFH6eFoMDfRT0GOX65TBfI8XoqVkQHJJTYK7hjX_E1087jXZbDGVDGB1eUmmlNKjP-869A4KBwS23qFEnAW4WyCjs6niTaNLXGZx4baEzFqUk-dGjnTUoKWY/s1600/Holiday-September-1952.jpg

***Güncelleme yazıları can simidim. Blogdan koptuğumda, konu sıkıntısı çektiğimde kesinlikle imdadıma yetişiyorlar. Beni tekrar yazma konusunda motive ediyorlar.

***Kendimle ilgili yazıyorum burada. Kendimi anlatıyorum. Genellikle hayatımdaki dramalar arttığında yazılarım da artıyor. O yüzden az yazdığım zamanlar, ya hayatımdan memnun olduğum, ya da yazamayacak kadar hızlı ilerleyen boşluk periyodlarına denk geliyorlar. Blogu boşladığım bu bir iki ay da o boşluk periyoduna denk geldi.

***Boşluk? Boşluk, yoğun olarak çalıştığım, duygusal anlamda bir gelişme olmadığı gibi anlamsız etkileşimlerin yaşandığı zamanlar... Yanlış anlaşılmak istemem, hayatıma bir anlığına bile olsa giren her insana saygım var, ancak yaşanan her şeyin bir iz bıraktığını söyleyemem.

***Bu boşlukta 2 ay öncesinde yaşadığım yıpranmanın da payı var sanırım. İşin ilginç yanı bu deneyim. 10 yıldır kendi içimde büyüttüğüm ve bir çok defa kendini yaşadığım ilişkilerde ve kimi blog yazılarımda gösteren bir problemin de çözümü oldu. İki travmanın birbirini nötrlemesi ilginç bir deneyim. Burada bir kaç defa bahsettiğim, başarısız ilişkilerimde kendime bahane(ya da sebep) olarak gösterdiğim, kötü kalpli esmer kızı aylardır düşünmüyorum. Geçenlerde evlilik fotoğraflarını gördüğümde hiç bir şey hissetmemem, 1o yıldır aslında bir yabancıyı, tanımadığım bir insanı düşündüğümü gösterdi. Garip bir katharsis değil mi?

***Şimdi sanki artık sıfırdan başlıyor gibiyim. Asıl merak ettiğim şey, 10 yıl önce yaşadığım reddedilme sonrası hep güvenli oynamam, seçilmeyi seçmem, şimdi yeni girdiğimi düşündüğüm dönemde de devam edecek mi? Yoksa sıfırdan başlama ve arınma diye düşündüğüm şeyler başka bir illüzyon mu? Bunu yaşayarak görmekten başka bir yol yok.

***Çalışmayı hala sevmiyorum, ama işimi sevmeye başladım. Bunda artık daha fazla ameliyat yapmaya başlamamın etkisi büyük, bir de yaptığım işe daha iyi hakim olmak güzel. İhtisasın yarısından fazlasını bitirdim. 2 yıl nasıl geçti anlamak zor. Artık yarıyı geçtiğimize göre geçen her gün benim İzmir'den ayrılmamı yaklaştırıyor. Asistanlığın bitmesini ne kadar çok istiyorsam, bu şekirden gitmeyi de o kadar az istiyorum.

***Bu şehirdeki 10. yılıma girdim ve artık fazlasıyla benimsediğimi hissediyorum. İzmir benim bir parçam artık. İhtisas bitince gideceğim herhangi bir şehirde, ki bu benim doğup büyüdüğüm Diyarbakır bile olsa, bu kadar kendim gibi hissedeceğimi düşünmüyorum. Daha önceki yazılarımın birinde bahsettiğim gibi şehri kişiseleştirmek önemli. kendine ait mekanlarının olması, gittiğin mekanlardakilerin seni tanıması. Müşterilikten, müdavimliğe hatta arkadaşlığa geçmek... Bunlar ancak yıllar içinde oluşabilecek şeyler. Üsküdar çaycısı, Kaos, Boombox, Bios, Mavi... Bu şehir bunları da barındırıyor. İzmir, coğrafi sınırları, nüfus istatistikleri, kızlarının güzelliği, körfezi, yüzlerce kez arşınladığım caddelerinden ibaret değil. Acaba şehri sevdiren fiziki ve sosyal ortamı değil de, kişisel mekanlarımız ve içindeki insanlarla kendimize oluşturduğumuz küçük habitat mıdır?

***Bu gece itibariyle tatilim başlıyor. Bu seferden sonra, bir daha uzun bir süre Avrupa'ya gitmeyeceğimi düşünürsek, gayet yeterli bir plan yaptığımı düşünüyorum. 12 günde sırasıyla Berlin, Stockholm, Riga, Talinn, Helsinki ve Milano. Yorucu ama tatmin edici olacak. Geçen yıl yaptığım gibi her gün ayrı bir Blog yazısıyla tatilimi anlatacağım, zira yazıları gezi sonrasına bırakınca külfet halini alıyor.

***Dediğim gibi, yeniden yazmak güzel. Bir süre buraları tatil yazıları dolduracak. Sonra Ekimle beraber yeni yıla girmiş olacağız. (Benim için yeni yıl yıllık iznimin son günü başlar) Hem Ekim benim ayım nasıl olsa...

22 Ağustos 2011 Pazartesi

Orada Olmayan Kız



Bilmiyorsun, çünkü orada değildin.

Orada olamadın bir türlü. Camlardan, vitrinlerin yansımalarından baktım, yoktun. Bazen çok yaklaştığımı düşündüm seni yakalamaya, belki kendimi kandırıyordum bir süreliğine bile olsa orada bulunduğunu düşünerek, ama gördüğümü sandığım belli belirsiz silüetinden başkası değildi.

Çok uğraşıp sevemediğimle yorganın altında film izlerken yoktun. İsteksiz telefon konuşmalarımıza kulak şahidi olmadın. Hazzetmediğim bir şehirde bir başkasıyla yemek yerken orada değildin. Dilimin şaraptan mı soğuktan mı dolaştığını anlamaya çalışıyordum, o sigarasını içerken sen bizimle o balkonda değildin. Bir diğerinin sohbeti biraz daha çekilebilir olsun diye sarhoş olmaya çalışırken de yoktun, bir kaç saat sonra onla sarmaş dolaş eve giderken de...

Sonra o beni üzen, beni üzerken de yoktun. Onun hoşuna gidecek sözcükler aramaya çalışırken yan şezlongda değildin. Diğeri beni teselli ederken de arka masadaki sen değildin. Sahnedeki grup kötü müzik çalarken, gelip benle tanışmaya çalışan sarhoş kız değildin, biraz ötede ne konuştuğumuzu ilgiyle izleyen de...

Haftanın dört günü gittiğimiz nargilecide hiç bulunmadın, haftanın beş günü gittiğimiz barın sokağından geçtin sadece, yine de beni arkadaşlarımla içip futbol konuşurken, ya da herhangi bir şeye kızmış, yakası açılmamış küfürler savururken görmedin.

O, belli bir süre bakışıp bir daha görmediklerimden de değilsin, olsaydın bilirdim. Seninle hiç bir hikayemiz olmadı. Hiç bir çarpıcı tanışma öykümüz de olmayacak. Hiç görmedim seni, hiç gelmedin, hiç orada olmadın. Sadece silüetin, belirsiz, flu silüetin...

7 Ağustos 2011 Pazar

October Swimmer Yeniden Tatilde: Bölüm 4 Brugge

03/07/2011, Brugge, Belçika

Dün geceki Coldplay performansı benim için festivalin zirve noktasıydı. Sonrasında döndüğüm çadırımda titreyek uyumaya çalışırken, aklımda hep "zirvede bırakmalı" düşüncesi dönüyordu... Evet, sevgili okuyucu bunu yaptım. Festival'in son günü Iron Maiden, Kasabian, Kaiser Chiefs, Grinderman ve Black Eyed Peas varken, ben festivali terkettim. Bir kaçak gibi sıvıştım adeta.

Her şey sabah uyanmamla başladı. Gece boyunca titrerken, sabah yine pişerek ve üstümdeki kıyafetleri kat kat çıkarmak zorunda kalarak uyandım, gözümü açtığımda artık gitmek istediğime karar vermiştim. Şimdiye kadar çok güzel vakit geçirmiştim, ama bildiğim tek şey bir gece daha çadırda kalmak istemediğimdi.

Bu fikrimi diğerlerine açınca önce şaka yaptığımı sanıp güldüler, sonra ciddi olduğumu görüp şaşırdılar, hatta bir ara Çağın ve Murat'ı da ikna etmek üzereydim ki Cem gelip onları elimden aldı:) Kahvaltı ve duş sonrası bir kaç dakikada eşyalarımı toplamıştım. Türkiye'den getirdiğim uyku tulumu ve çadırı, Amsterdam'dan aldığım şişme yatağı hatta kirli çoraplarımı Belçika'ya bağışlayarak kamp alanından çıktım. Çağın bana Leuven otobüs durağına dek eşlik etti, uzun ve gereksiz bir yürüyüş yaptık, zira kulağımızı ters taraftan göstermişiz. Yolda iki gün önce tanıştığımız Türk grupla selamlaştık ve nihayet durağa geldiğimizde Çağın'la vedalaşıp otobüse atladım.

Leuven tren istasyonuna vardığımda bile hala ne yapacağıma karar verememiştim. Brüksel ile Brugge arasında kalmıştım. Kesinlikle Brugge'e gitmek istiyordum, ancak ertesi sabah Brüksel'den uçuşum vardı ve sabah dönmenin zor olup olmayacağını bilmiyordum. İstasyondaki çizelgeler bakınca zor olmayacağını anladım ve Brugge'e giden ilk trene bilet aldım.


Böyle spontan hareketler bana göre değildir. Gideceğim şehirler, kalacağım oteller hepsi seyahat öncesinden belli ve ayarlanmıştır, bu sefer hariç. Sonuç olarak öğleden sonra saat 3 civarı Brugge'deydim, nerede kalacağımı bilmiyordum ve elimde haritam yoktu. İstasyondaki şehir planının resmini çekerek bir başlangıç yaptım. Hemen şehir planının yanında ise iki tane hostel reklamı vardı. Onların adresini şehir planında buldum. Artık iphone'umda fotoğraf da olsa bir adet haritam. İki adet de hedefim vardı.

Hava, orada geçirdiğim günlerde hiç olmadığı kadar sıcaktı. Brugge güneşli bir pazar günü yaşıyordu, ancak buna rağmen sokaklar bomboştu. Hosteli bulmaya çalışırken bir kaç ingilizce konuşan, bir kaç da Türkçe konuşan turist dışında neredeyse kimseyi görmedim diyebilirim. Hatta bazı sokaklarda tek başıma yürürken garip bir huzur hissettim.

Sırasıyla Oostmeters, Rozenhoedkaai ve Predikherenstraat caddelerini izleyerek Langestraat 135 ve 137 numaralardaki iki adet binada yerleşimli St. Christopher Bauhaus hostele ulaştım. Giriş işlemlerini yaptıktan sonra eşyalarımı yerleştirip, hostelin barına indim. Bir adet yorgunluk birası(Leffe Blond) ve bana verdikleri turistik haritayla küçük bir plan yaptım. Biraz Nadal-Djokovic Wimbledon final maçına baktım. Kendimi biraz dinlenmiş hissetiğime göre başlayabilirdim.

İlk olarak Hoogstraat'ı takip edip Burg meydanına yürüdüm. Kurulan seyyar tribün ile bazen klasik müzik konserlerine ev sahipliği yapan bu eski meydanda aynı zamanda belediye binası da bulunmaktaydı. Bolca bulunan hediyelik dükkanların birinden tabak kolleksiyonuma eklemek üzere brugge tabağı ve eşe dosta küçük hediyeler aldım. Biraz ilerideki dantel dükkanlarından ünlü Brugge dantellerine baktım. Fiyatları aşırı pahalı buldum. Şöyle ki, bir masa örtüsü 400 euro civarındaydı. Annem olsa "Oğlum iki top dantel ipi al bana aynı modeli ben çıkarırım" derdi.



Bir sonraki durağım çok da uzak olmayan, şehrin en ünlü meydanı Markt'tı. Zaten Brugge'ün, Unesco'nun dünya mirası listesinde olan şehir merkezi, oldukça kompakt olduğundan, sadece yürüyerek neredeyse bütün görülmesi gereken yerleri dolaşmak mümkündü. Markt tabii ki hepmizin In Bruges'te gördüğü ünlü çan kulesi, Belfort'un bulunduğu yerdi. 1200'lü yıllarda inşa edilen, 1800lü yıllara kadar eklemeler yapılarak en son halini alan bu 83 metrelik yapı, şehrin en büyük sembollerinden... Bir saat ile içine girmeyi, tepeye çıkmayı kaçırdığımı görüp hayıflandım. Meydanı dolduran restoranların önünde şöyle bir yürüyerek, bir kaç saat sonrası için keşif yaptıktan sonra devam ettim.

Sırada Heilig-Bloedbasiliek, yani kutsal kan basilikası vardı. haçlı seferlerinde getirilen ve içinde İsa'nın kutsal kanı olduğu kabul edilen kutsal emanetin saklı olduğu bu koyu gri, gotik binayı çok sevemedim. Genelde kiliselerin sahip olduğu huzur verici mimarilerden farklı olarak korkutucu, caydırıcı bir yapısı vardı. İçine girmeden devam ettim.

Steenstraat'ı izleyip şehrin asıl katedrali,
Sint-Salvator'a vardım. 10. yüzyılda yapılan ve 18. yüzyılda katedral statüsü alan bu devasa yapı, günümüzde brugge yerlileri tarafından en çok kullanılan kilise olarak biliniyor. Çevre düzenleme ve restorasyon çalışmaları devam ettiğinden içine giremedim ama bir kaç fotoğraf çekip önündeki taş banklarda biraz dinlendikten sonra bu tarihi turun son durağına yöneldim.


Onze-Lieve-Vrouwekerk, Türkçe çevirisiyle Lady'mizin Klisesi, 122 metrelik kulesiyle Avrupa'daki ikinci en uzun tuğla yapı. 13. yy'da inşa edilen ve sonra eklemelerle en son halini alan bu yapıya, Brugge'li iki tüccar Michelangelo'nın Siena katedrali için yaptığı, Madonna ve çocuk heykelini satın alarak bağışlamışlar. Böylece sanatçının İtalya dışındaki tek eseri de yüzyıllardır burada sergilenmiş.

Doğuya yönelerek Astridpark'a doğru yürüdüm. Park bu güzel yaz gününde biraz dinlenmek için çok uygundu. Bir müddet çimlere uzandım. etrafı izledim. Sonra, midem, bana akşam yemeğini ne zaman yiyeceğimi sordu. Biraz sonra soğuk esmeye başlayan rüzgar, artık kalkmamı söyledi. Bu kadar ısrara dayanamazdım. Markt meydanına yürüdüm. Meydanın arka kısmındaki restoranlardan birine oturdum(hiç bir zaman meydandaki restoranlara oturmam) Brugge'ün alamet-i farikası olan midye, patates ve beyaz şarap istedim. 4 günlük çadır ve sağlıksız beslenme sonrası bu kadar şımartılmayı hakediyordum. Güzel bir akşam yemeği oldu.


Yemekten sonra Markt çevresinde biraz yürüdüm, Simon-stevin plein'deki küçük barlardan birine girerek. Birkaç çeşit Belçika birası denedim. Hoegarden, Leffe, Duvel, Jupiler derken artık kalkmanın vakti gelmişti, zira alkol oranı %10 civarı olan bu biralar şişede durduğu gibi durmayacaktı. Kısa bir yürüyüş sonrası hostele vardım. Kapının önünde biriken ve sosyalleşen hostel sakinlerinin arasına karıştım. Artık her avrupa seyahatimde bolca rastladığım Kanadalı bir grupla biraz sohbet sonrası odama çıkarak uyudum.

***

Bir tatilin daha sonuna gelmiştik. Ertesi sabah erkenden Brüksele gittim. Oradan Milano üzeri İstanbul'a oradan da İzmir'e uçtum. Akşam 10 civarı eve vardım.

Bir kaç son söz söyleyerek bu seriyi de kapatalım
1- Amsterdam'ı iki kez görmek, ekstra motivasyonunuz yoksa çok gerekli değil.
2- Brugge gerçekten güzel şehir, iki gün fazlasıyla yeter.
3- Festival'e evet, çadıra hayır! Özellikle gece 6-7 dereceye düşen sıcaklıklarda çadıra hayır! Bu yüzden bir daha festivale gidersem(ki giderim) mutlaka alternatif konaklama yolları bulmam gerekecek. Bir de daha ılıman ve deniz kıyısındaki yerlerdeki festivalleri tercih ederim
4- Yol arkadaşlarımı çok sevdim, ancak tek başına seyahati daha çok seviyorum. Bunu Brugge'deki geçirdiğim gün daha iyi anladım.
5- Bir sonraki seyahat 16 Eylül-29 Eylül arası; Berlin(3 gün)- Stockholm(2 gün)-Riga(2 gün)- Talinn(3 gün)- Helsinki(2 gün)- Milano(1 gün) şeklinde planlandı, biletleri alındı, otelleri ayarlandı.
6- Seyahat yazısı yazmaya devam edeceğim, ancak geçen yılın yazıları gibi gün gün mü yazmak, ya da bu sefer yaptığım gibi bir kaç parçaya bölüp yazmak mı daha iyi karar veremedim. Bana kalırsa en ideali, oradayken her akşam yazmak, ama ne yazık ki her yerde(özellikle çadırda kaldığınız bir kamp alanında) internete ulaşım kolay olmuyor. Yine de şu son yazıyla beraber üzerimden bir yük kalktığını söyleyebilirim. Artık blog normal rutinine dönebilir.

29 Temmuz 2011 Cuma

October Swimmer yeniden Tatilde: Bölüm 3 Rock Werchter(3. ve 4. gün.)

01-02/07/2011, Werchter, Belçika

Sabahın erken saatlerinde çadırımız saunaya dönünce uyanıp kendimi dışarı attım. Cem farenjit olmuştu, Çağın koşmaya ve kahvaltılık almaya ya Werchter'e ya da Haacht'a gitmişti. En son 36 saat önce duş almıştım ve kendimden tiksinmeye başlamadan önce duşlara yöneldim. Çadırdan duşlara kadar olan çamuru yolu terliğimle gitmek gibi bir gaflete düşmüştüm, zaten yıkanacaktım, sorun değildi, ancak dönerken de aynı yolu yürüyecektim. 15 dakika duş sırası bekledikten sonra 4 euro verip duşa girdim. Sıcak suyu yani tekrar medeniyeti hissetmek gibisi yoktu.

Çağın'ın getirdiği peynirli sandviçlerle kahvaltımızı yaptık, biraz dinlendik, bedava internet standında internet ihtiyacımızı giderdik, telefonlarımızı şarj ettik ve sonunda festival alanına gitmeye hazırdık. Benim için heyecanlı bir gündü, zira Lissie sahne alacaktı. Kendisiyle 2009 kışında, Rock n Beer'de otururken çıkan Bad Romance coverı sayesinde tanışmıştım. Sonra bir kaç ay öncesine kadar unuttuktan sonra, Catching a Tiger albümünü bir şekilde edinip defalarca dinleyip, bu günü beklemeye başlamıştım.

Konserin başlamasına yarım saat önce gidip, olabildiğince önlerde bir yer buldum. Yaş ortalaması oldukça küçüktü, bir sonraki konserde daha küçülecekti. Saat 15.00'te Lissie sahneye çıktı, Cuckoo ile başladı, Bully, Record Collector, When I'm alone çaldı. Şarkı aralarında bir yudum tekila içti. Pursuit of happiness cover'ı yaptı ve in sleep çalarak bitirdi. Performansı, grubu, seyirciyle iletişimi... her şeyi iyiydi.

Lissie'den sonra sahneye Kesha çıktı. Evet, evet o. Yaş ortalamasının birden 15'e düştüğünü görünce, orada ne işim olduğunu düşündüm, ancak itiraf ediyorum Kesha konseri izledim. Sahneye tangayla çıkan, yerlerde debelenip bira fondipleyen sarhoş parti kızı imajıyla Kesha, festivalin en gereksiz ismiydi.

Akşam saatlerine kadar çimlerde, yiyecek içecek standlarında oyalandıktan sonra önce The National'ı sonra Arctic Monkeys'i izledik. Arctic Monkeys iyi çaldı ancak, performansları oldukça mekanik ve ruhtan uzaktı. Seyirciyle hiç bir etkileşimleri olmadı ve ben Alex Turner'i sevmedim. Daha sonra sahneye çıkan Kings of Leon, ağzımızda Arctic Monkeys'den kalan bütün acı tadı unutturacak kadar güzel bir konser verdi. Sırada Arsenal vardı ancak ben artık ayak tabanlarımı hissetmediğim için çadıra gitmeye karar verdim.

Yine gece olmuştu, yine hava sıcaklığı tek haneli sayılara düşmüştü, yine üşüyecektik...

***

Ertesi gün, saat 16.25'e yani Bruno Mars konserine kadar festival alanına gitmedik, Çağın ve Cem ayrı takılırken ben ve Murat biraz yürüdük ve Haacht kasabası yakınında bir yerde oturup festival kapsamında alkol oranı düşürülen diğer biralardan sonra ilaç gibi gelen bir kaç Primus marka bira içtik. Sonra diğerleriyle buluşup Bruno Mars'ı izledik.

Adam gitar çalabiliyor, piyano çalabiliyor, dansedebiliyor ve mükemmel bir enerjisi var. Harika bir saat geçirdik ve ben, bir önceki gün çıkan Lissie ile beraber bu ikisini, henüz o kadar ünlü olmadan, kariyerlerinin başındayken bir festivalde canlı izleyerek şanslı olduğumu düşündüm. İleride çok ünlü olduklarında bunu hatırlamak güzel olacak.

Bruno Mars'tan sonra bir şekilde sahne önüne giriş yaptık. Güzel hareketti, zira sahne önü kısmı turnikelerle sınırlandırılmış ve belli bir sayıya ulaştıktan sonra girişin kapatıldığı bir alandı ve sıradaki PJ Harvey, Portishead ve Coldplay üçlüsünü burada izlemek güzel olacaktı, ancak bu aynı zamanda tam 6 saat kesintisiz ayakta, aç ve susuz kalmak anlamına geliyordu. Sanırım buna razıydık.

Önce Pj Harvey çıktı. Beyaz korseli kıyafeti, garip enstrümanı, "Autoharp" ve yanındaki üçlüsüyle pek tatmin edici değildi. Daha çok son albümü "Let england shake"'den şarkılara yer vermesi ve benim bu albümü hiç dinlememiş olmam da keyif alamamamın sebebi olabilir. Bilmiyorum, ama zaten PJ Harvey de çaldığından çok keyif almıyor görünüyordu.




Neyse ki Portishead çıktı ve festivalin en güzel performanslarından birini sundu. Wandering Star ve Sour times'la ısındık, Glory Box ile alev aldık ve Roads ile közlendik. Hava hafiften kararmıştı. Müzik ışık ve görseller mükemmel bir uyumla beni yükseltiyordu. Havada tatlı bir esinti vardı. Gözümü kapatınca İzmir'den ne kadar da uzak olduğumu. Günlük endişelerimi nasıl da geride bıraktığımı görüyordum. Beni o an hiç bir şey üzemezdi, hiç bir şey sıkamazdı. O kadar rahat ve soyutlanmıştım ki, bu rahatlık hissi kafamı kurcalayan bazı spesifik hislerden arınmama yardımcı oldu. Konser bittiğinde ben değişmiştim ve kararlar vermiştim.



"...and it was called Yellow
"

Festivalin bu en güzel gününün zirve noktası, tabii ki Coldplay'di. Coldplay'i canlı izliyordum. O an bile buna inanmak güçtü. Zaten Chris Martin de inanılmaz bir performans sergiledi. Sahnede o kadar rahattı ki, sanki doğal ortamı o sahneydi. Yeni albümden, Hurts like heaven, Every teardrop is a waterfall, Charlie Brown ve Us against the world olmak üzere 4 şarkı çaldılar. Beğendim. Yeni albüm, X&Y ile Viva la vida arasında bir soundda olacağa benziyor. Bunu da beğendim. İkinci sahneye çıktıklarında çaldıkları 3 parçayla beraber toplam 19 şarkı çaldılar. Yellow ve Fix You benim için konserin en güzel anlarıydı. Festival alanında o akşam yüz bin'e yakın insan olduğunu da buradan belirtmekte fayda var.

Gece 1'de konser çıkışı yüz bin zombie kamp alanlarına yürürken, yiyecek içecek büfelerine saldırırken çocuklar gibi şendik. O kadar acıkmış o kadar susamıştık ki, yedik, dinlendik, yine yedik...

Kamp alanına girdiğimizde kimsenin uyumaya niyetinin olmadığını gördük, herkes bir ağızdan viva la vida'nın melodisini, sanki bir futbol maçında tezahürat yapıyormuş gibi söylüyordu. Kamp alanında giderek büyüyen bir kalabalık oluşuyordu. O kadar yorgun, o kadar yorgundum ki, çadıra girdim sadece ayakkabılarımı çıkardım, uyku tulumuna girdim.

Sonra uyku beni aldı, götürdü.