16 Ekim 2011 Pazar

October Swimmer Strikes Back: Gün 4 Stockholm

  21/09/2011 Stockholm

Stockholm'e saat 10 civarı indik. Güneşli ve neşeli bıraktığımız Berlin'den sonra, Stockholm'de gökyüzü dokunsak ağlayacakmış gibi duruyordu. Dokunmamıza gerek kalmadı biraz sonra sağnak yağmur başlayacaktı ve iki gün boyunca nadiren rahat verecekti.

Flybussarna şirketinin, üzeri ilginç renklerle kaplı otobüsüyle şehir merkezine varmamız, 90 dakika sürmüştü, açıkçası biz de şaşırmıştık. Tamam, Ryanair elbette şehre en uzak havaalanına inecekti, ama Skavsta havaalanıyla Şehir merkezi arada 100km'yi de aşan bir mesafe olması ilginçti.

Otogarlardan nefret eden ben, Stockholm'deki terminali çok beğendim. Dış mimarisi çelik ve cam ağırlıklı olan bu devasa yapının iç kısmındaki katlar arasında seviye farkı olduğundan üst katlara doğru basamak görüntüsü veriyodu. İç kısmının sakinliği ve temizliği, Otogarlardaki o alışılagelmiş kirli kaos ortamından çok uzaktı. Otogardaki danışmadan edindiğimiz haritamızı aldıktan sonra sıra hostelimizi bulmaya gelmişti.

En fazla 10 dakikalık yürüme mesafesi vardı, ancak yağan sağanak yağmur oldukça cesaret kırıcıydı. Yine de yürümeye başladık, Yolda gördüğümüz Burger King'e girip fiyatlara baktık. Stockholm'ün pahalılığı ünlüydü, Burger King ya da Mcdonalds gibi yerler ölçü olabilirdi, menuler aşağı yukarı 70 krondu, ki bu 7 euro gibi bir rakama denk geliyordu.  Diğer ülkelerle arada çok fazla fark yoktu.

Islanarak ve zorla hostelimizi bulduk, zira hostel, Radmansgatan sokağının en sonundaki Crafoord Place adlı, 10'dan fazla bloktan oluşan bir kompleksin içindeydi. İki adet okul ve bir hastanenin de dahil olduğu komplekste hostelin bulunduğu 10 numaralı bloğu bulana kadar hayattan nefret ettik. Sonunda bloğun girişinin, yenileme çalışmaları yüzünden arkaya alındığını öğrendik ve nihayet hosteli bulduk. Artık biraz kuruyabilir ve yağmurun azalmasını bekleyebilirdik, ya da öyle umuyorduk.

Hostele girişin saat 3'ten sonra olduğunu, o saate kadar ancak çantalarımızı bırakmamızın mümkün olduğunu ve bu yağmurda dışarıda dolaşmamız gerektiğini öğrenmemiz pek sevindirici olmadı. Saat henüz 12 bile olmamıştı. En azından görevli kadın, Haslet'e güzel bir şemsiye vermişti. Yapacak bir şey yoktu, saat 3'e kadar yağmur altında gezebildiğimiz kadar gezip sonra hostele dönecektik.

Haritada işaretlenmiş, mağazaların, restoran ve kafelerin en çok bulunduğu Drottninggatan sokağını bulup takip etmeye başladık. İkimiz de pek kahvaltı yapmamıştık, yiyecek bir şeyler bulmak gerekiyordu. İhtiyatlı davranıp Mcdonalds'a girdik. Kabul edilebilir bir paraya doyduktan sonra çıkıp, Drottninggatan'da ilerlemeye devam ettik, ne de olsa sokağın sonu ünlü, Gamla Stan adacığına çıkacaktı.

Yağmur bütü şiddetiyle devam ettiğinden fırsat buldukça iç mekanlara girip vakit geçirmek akıllıcaydı. Bu hususta alışveriş yapmaktan daha iyi bir yol yoktu. Biz de bir iki alışveriş merkezine girdikten sonra H&M'e girdik. H&M'in anavatanına gidip, girmemek; girip de bir şey almamak ayıp olurdu. Elbette Haslet, Berlin'de H&M'de çalıştığından, sahip olduğu %25'lik indirimden yararlanmamak da ayıp olurdu. Kendi üzerime düşen alışverişi yaparak hiç bir ayıpta bulunmadım.

Gamla Stan'ın girişi bomboştu. Kraliyet sarayına açılan kemerli kapının önü, Stockholm'deki favori fotoğraf çektirme yerlerinden biriydi, ama bizim gibi iki zorunlu yağmur-yürüyücüsü harici kimsecikler yoktu. Biz de bu boşluktan faydalanıp fotoğraflarımızı çektirdikten sonra yolumuza devam ettik. Kraliyet sarayını geçip, ara sokaklarda amaçsızca dolaşmaya başladık. Yağmur iyice hızlanınca, Nobel müzesinin oradaki kafelerden birine oturup dinlendik, ısındık, sohbet ettik. Hava hiç gezi havası değildi, dışarıda kalmıştık ama yine de garip bir şekilde memnunduk hayatımızdan.

Hostele döndüğümüzde saat 5'i geçiyordu. Duş alıp dinlenmek iyi gelmişti. Saat 8 civarı tekrar dışarı çıktık. Yemek yedikten sonra,  içecek ve eğlenecek bir yer bulacaktık. Akşam yemeğini Haslet'in önerisiyle Va Piano adlı İtalyan lokanta zincirinin Gamla Stan'daki şubesinde yemeye karar verdik. Sokaktaki insanların ve Hasletin süper-hassas burnunun yardımıyla lokantayı bulabildik. Geniş ve ferah bir ortamı olan lokantada, girişte herkese bir adet kart veriliyor, yiyecek ve içeceklerin self servis olarak sipariş edildiği yerlerde siparişler bu kartlara yükleniyor, çıkışta ise karttaki miktara bakılıp ödeme yapılıyor. Kartınızı kaybetmeniz durumunda maksimum ödeme yapmak zorundasınız. Fiyatlar oldukça uygundu, yemek de tatmin ediciydi.

Elbette bu isimde bir cadde olacaktı Stockholm'de neden şaşırdınız ki?
Yemekten sonra Gamla Stan'ı geride bırakıp, Slussplan köprüsünden şehrin, diğer adacığı Sodermalm'a geçtik. Aradığımız eğlenceyi burada bulacağımızı umuyorduk. Bu amaçla oranın en işlek caddesi olan Götgatan(evet ismi bu)'da  dolaşmaya başladık. Yanımızda getirdiğimiz bir şişe jagermeister bitene dek umutla mekan aradık, yürüdük. Caddenin sonuna doğru şişe boşalmaya başlamış, biz de Haslet'le bağıra bağıra, detone olarak Levent Yüksel şarkıları söylüyorduk. Götgatan caddesinden dolayısıyla Sodermalm'den umudu kesince yoldan çevirdiğimiz İsveçli bir gruba nerede dansedebileceğimizi sorduk. Sağolsunlar haritamıza bir kaç Club ve Bar işaretleyip nasıl gideceğimizi ve her mekan hakkında ne düşündüklerini detaylıca anlattılar. Önce Soap Bar'a sonra da ünlü Sky Bar'a gitmeye karar verdik.

Metroya binip tekrar ana kara sayılabilecek Norrmalm'a geçip bir miktar yürüdükten sonra Soap Bar'a geçtik. Müzik ve ortam hiç fena değildi. Ancak cidden pahalı olan içkiler sayesinde Stockholm'ün pahalı yüzüyle tanıştık. Bir süre orada takıldıktan sonra biraz dışarı çıkıp dolaşmaya belki, Sky Bar'ı denemeye karar verdik. Bira aldığımız seven-eleven'ın önündeki kalabalıkla kaynaştık. Kendilerini  İtalyan, ve İngiliz olarak tanıtmaya çalışan iki İsveçli kızla anlamsız muhabbetlere girdik, yaptıkları aksanlara güldük. Bir ara onlarla başka bir mekana giderken sonra birden biz de anlamadan bir şekilde kayboldular. O esnada kendimizi Sky Bar'ın önünde bulunca girip bir bakmaya karar verdik. Kişi başı 150 Kron giriş parası ve yorgunluğumuza bir de alkol açısından yeterince yükümüzü almış olmamız eklenince yavaştan hostele doğru yürümeye başladık.
Gecenin sonu.. Hayır, sarhoş değildik.

Son olarak aklımda kalanlar:
**Gündüz bizi çok zorlayan yağmurun gece kesilmesi
**Gece 4'e kadar dışarıda, sokaklarda gezerken kimsenin kimseyi rahatsız etmemesi, hatta rahatsız edebilecek potansiyelde insan bile olmaması( bağırarak şarkı söyleyen ikimiz hariç)
**O kadar içmemize rağmen sadece çakırkeyf olmamız, ki burada bitirilen bir Jagermeister, üzerine içilen bir sürü bira ve viskiden bahsediyoruz, sanırım kuzeyin havasında bir şey var, ondan bu kadar içiyor insanlar.
**İsveçli insanların son derece cana yakın olması,
**Bir kadeh Jack Daniels'e 120 Kron ödemiş olmam(30 tl)








8 Ekim 2011 Cumartesi

October Swimmer Strikes Back: Gün 3 Berlin

20/09/2011 Berlin

Saatler 11'i gösterirken, en iki gündür kahvaltı yaptığım Türk fırınındaki amcanın sandviçleriyle karnımı doyurmuş, çıkmaya hazırdım. Hostelde broşürünü gördüğüm, Falckensteinstrasse'deki  Kubi's Bike Shop'a gittim. Sevgili okur, Kubi'nin Kubilay çıkması seni pek şaşırtmamıştır, zira orası Berlin, hatta orası Kreuzberg'di. 8 saatlik kira bedeli 5 euro'yu verirken Kubi, bisikletin sigortasının olmadığını, çaldırırsam 200 euro ödeyeceğimi, kaldığım yeri bildiğini kibarca söyledi. Teşekkür edip ayrıldım. Yola çıkmaya hazırdım.

Ünlü Oberbaum köprüsünü geçerek ilk görmek istediğim yere, East Side Gallery'e ulaştım. Ünlü Berlin duvarının son kalıntıları, burada üzerlerindeki grafitilerle bir açık hava sanat galerisi oluşturmuşlardı. Bu 1,5 km'ye yakın duvar parçasının üzerinde 1990'dan beri varlığını sürdüren 105 eser bulunmakta...

Spree nehrine doğru yönelerek nehir kenarından kuzey-batıya, Alexanderplatz'a doğru ilerledim. Evet, dün görmüştüm orayı, ama yine de o televizyon kulesini bir daha görmek istiyordum. O kulede beni çeken bir şeyler vardı. Saatlerce oturup kuleyi izleyebilirdim. Spandauer Strasse'de ilerlerken bisiklet yolunun o geniş anayolda bile düzgünce ayrıldığını ve hiç bir sürücünün, o çizgileri ihlal etmediğini görüp memnun oldum. Berlin, Amsterdam kadar olmasa da, bisiklet sürmek için gayet elverişli bir şehirdi, ancak sele çok rahatsızdı be sevgili okur.

Alexanderplatz'a vardığımda bisikleti bir kenara kitleyip, kulenin çevresinde gezindim. Hediyeci dükkanlarından birine girip, kolleksiyonuma katmak üzere bir Berlin tabağı aldım. Bu esnada Haslet'le haberleşi Zoologischer garten'de buluşmak üzere sözleştik. Hala vaktim vardı, ben de haritaya bakmadan ara sokaklardan Brandenburg kapısına doğru ilerlemeye başladım. Önce Brandenburg kapısına uğrayıp oradan geçerek devasa bir park olan Tiergarten içinde kaybolup, Berlin'in simge yapılarından zafer heykeli Siegessaule'yi de gördükten sonra buluşma yerine gidecektim.

Strasse des 17. juni üzerinden zafer heykeline doğru ilerlerken sağ tarafta Sovyetlerin, ikinci dünya savaşında ölen askerlerin anısına yaptırdığı anıt duruyordu. Anıtın kenarındaki Tank ve ortasındaki top bataryaları her an tekrar çalışacakmış gibi duruyordu.

Tiergarten içinde bisiklet sürmek oldukça zordu. Bisikler ve yayalar için ayrılmış yolun döşemesi yoktu, sadece toprak üzerine biraz kum dökülerek yeşil alanlardan ayrılmıştı. Bir önceki gün yağan yağmur zemini, bisiklet sürmek için zor bir hale sokmuştu. Yine de yürümektense bisiketin üzerinde kalmayı tercih ettim. Hava oldukça güneşliydi ve parktaki kalabalık bu durumdan keyif alıyordu. Her ağacın altı doluydu. Kimileri, köpekleriyle oynuyor, kimileri sevgilileriyle ilgileniyor, kesinlikle sonradan pişman olacak bir kesim de güneşin altında uyuyordu. Aralarından acele etmeden geçtim, vaktim vardı ve bisiklet üzerinde hayatımdan memnundum, acele etmeye gerek yoktu. Parktan ayrılmadan yola çıkmadan ilerleyerek Zoologischer garten'a vardım. Bir iki dakika sonra Haslet de eşinin pembe bisikletiyle göründü.

Bana, ikinci dünya savaşında bir kısmı yıkılan, yıkık kısmını aynen bırakarak geri kalan kısmına ek yapılarla destekleyip kullandıkları kiliseyi göstermek istiyordu, ancak kilisenin bütün cepheleri kapatılmıştı, restorasyon yapılıyordu. 7 yıldır yaptığım bu gezilerde kimbilir kaç tane güzel yapıyı restorasyonlar nedeniyle görememiştim...

Bir süreliğine Zoologischer Garten'in çevresindeki, Tiergarten'in devamı olan parkta oturduk, Haslet'in getirdiği bira ve krakerleri paylaştık, sohbet ettik. Saat 4'e gelirken Kreuzberge dönmeye başladık, saat 6'da bisikleti teslim etmem gerekiyordu.

Haritayı cebime koydum ve Hasletin "bak bu park çok güzel" dediği bütün parkları, "bak bu caddeyi çok severim" dediği bütün caddeleri dolaşa dolaşa ilerledik. Yaşadığı şehri kişiselleştirmişti ve kendi kurtarılmış bölgelerini bana göstermek istiyordu. Bu çabasını takdir ettim ve yolumuz ne kadar uzarsa uzasın hiç sesimi çıkarmadan peşine düştüm. Arada kaybolduk, yolumuzu sorarak bulduk, bir ara bir Türk pazarına girdik, Abdullah Gül'le beraber gelen maliye bakanın da o esnada pazarı gezdiğini gördük. Pazarcılar "Türkiye seninle gurur duyuyor" sloganları atıyordu. Bunun bana  ne kadar absürd geldiğini nasıl anlatsam bilemedim sevgili okuyucu.

En son bulduğumuz bir kısa yolla saat 6'yı biraz geçe tekrar Kubi'ye dönüp bisikleti geri verdik. Net 5 saat, 30 kilometreye yakın bisiklet sürmüştük ve ben bir kaç gün oturamayacaktım.

Akşam planımız Rea'yla buluşup beraber suşi yemekti. Evet, daha önce hiç suşi denememiştim. Alte Schonhauser Strasse'deki Best Friends Sushi adlı güzel bir Japon restoranına gittik. Ortaya topluca bir şeyler istedik, Asahi diye oldukça hafif bir japon birası içtim. Ambians servis ve çalışanlar gayet iyi olsa da ne yazık ki sushinin bana göre olmadığını anladım. Olsun, en azından denedim.

Yemekten sonra bir şeyler içme planlarımız vardı ancak 5 saatlik bisiklet maratonunun yorgunluğu ve ertesi sabah 5 buçukta uyanıp Stockholm için havaalanına gideceğim gerçeği, hostel, yatak, uyku anlamına geliyordu. Ben de öyle yaptım

2 Ekim 2011 Pazar

October Swimmer Strikes Back: Gün 2 Berlin





19/09/2011 Berlin

Bir önceki geceden sonra sabah erkenden uyanmayı beklemiyordum. Uyanamadım zaten. Bir önceki gün gittiğim Türk fırınına gidip kahvaltı yaptıktan sonra metroya atladım. Planım Friedrichstrasse'de dolanıp mağazalara bakmak daha sonra Berlin'de yaşayan arkadaşım, Haslet ile buluşana kadar Alexanderplatz civarlarında takılmaktı.

Stadtmitte durağında inerek Friedrichstrasse'de dolaşmaya başladım. Mağazalara girdim. Alacaklarımı gözüme kestirdim, zira ne yazık ki Ryanair ve bagaj kısıtlamaları nedeniyle alışverişimi en son durağım, İtalya'da yapabilecektim. Ne de olsa dönüşte Pegasus'un 20 kg bagaj hakkı vardı.

Unter den Linden'i takip edip Alexanderplatz'a doğru yöneldim. Favori yapım, Televizyon kulesi, Ferhnsehturm görünmeye başlamıştı. Yürürken birden caddeden polis arabaları, escort eden polis motorsikletleri ve ardarda siyah Mercedesler geçmeye başladı. Yanımda konvoyu izleyenlerde'n birine ne olduğunu sordum. Türk cumhurbaşkanı'nın geldiğini, ama  Erdoğan değil Gül'ün ziyaret ettiğini, Erdoğan'ın Başbakan olduğunu söyledi. Sanırım o da aynı izahatı başkasından duymuştu. Beni bilgilendirdiği için teşekkür ettim. Bu da bir önceki günkü bayrakların açıklaması oluyordu.

 Aites müzesinin önündeki çimler insan kaynıyordu. İnsanlar uzanmış güneşleniyor, biraz ileride de Japon turistler büyük makineleri ve tripodlarıyla Berliner Dom'un fotoğraflarını çekiyordu. Tarihi 15. yüzyıla dayanın bu katedral hala ikinci dünya savaşının izlerini taşıyordu. Haslet, daha sonra binadaki yanık izlerinin bilerek restore edilmediğini söyleyecekti. Hemen karşısındaki büfeden 1,5 euroya currywurst yiyerek ufak bir mola vermiş oldum.

Spree nehrini geçtikten hemen sonra, yolun sağında(Karl-Liebknecht strasse) gitmeden önce araştırıp not ettiğim DDR müzesini buldum. Doğu Almanya kültürü, siyaseti, tarihi, hatta kullanılan objelere, markalara dek bir bütün dönemi anlatan müze Berlin'de gitmek istediğim yerlerin en başında yer alıyordu. Nedense bu, 50 yıldan az bir süreliğine varolan küçük devlet her zaman fazlasıyla ilgimi çekmişti. Müzeyi gayet tatmin edici buldum. En güzel yanlarından biri de tamamen interaktif olmasıydı. Bilgi ekranları ve butonlar, çekmecelerden çıkan objelerle dokunmayı yasaklayan müzelerin aksine insanın kendini bu deneyimin içinde hissetmesini sağlıyorlardı. Müzeyle ilgili bir blog yazısını yine bu adreste bulabilirsiniz.

Müzeden çıktıktan sonra Alexanderplatz'a yöneldim. O çok beğendiğim kulenin, bir sürü fotoğrafını çektim. Hatta yetinmedim, önünde fotoğraf çektirdim. Daha sonra önceden sözleştiğimiz gibi kulenin altındaki starbucks'ın önüne giderek Haslet'i beklemeye başladım.

Haslet, iktisat okurken Almanya'ya Erasmus'a gitmiş, yüksek lisans, iş derken temelli olarak oraya yerleşmiş ve bu yıl evlendiği karısı Rea ile Berlin'de yaşıyor. 3 yıldan sonra tekrar kendisini görmek güzel olacaktı. Sözleştiğimiz yerde buluştuktan sonra arayı kapatmak için bolca dolaşarak sohbet ettik. Bir süre amaçsızca doşaştıktan sonra, Rosenthaler str. üzerindeki bir ara sokakta yerleşmiş Cafe Cinema adlı bir mekanda birer bira içtik, karnımız acıkınca yakınlardaki bir falafelciye girdik, daha sonra Rosenthaler platza yakın barların birinde(Gorky park) oturarak aromalı biralardan denedik, benimki yeşil orman meyveleri aromalıydı, beğendiğimi söyleyemem. sonra Spree nehri kıyısında, Berliner Dom'a karşı oturup biraz daha muhabbet ettikten sonra, bir sonraki günü planlayarak o geceyi sonlandırdık.

Döndüğümde, hostel ahalisinin binanın önündeki büyük masada toplanıp içtiğini görünce ben de aralarına katıldım. Bu kez dünkünden daha kalabalık bir grup vardı ve elbette çoğunluğu Avusturalyalılar oluşturuyordu. Daha onlardan çok görecektim, sanıırm Eylül'de Avrupayı işgal etmeye çalışıyorlardı. Biraz bira, masada dönen Jagermeisterdan sonra grubun birden gaza gelişine tanık oldum. Dışarı çıkarak eğlenmek istiyorlardı. Ufaktan çakırkeyf olmamın, saatin geceyarısını geçmiş olmasının hiç bir önemi yoktu, işte bu yüzden tatili seviyordum. Elbette onlara katılacaktım.

Fazla uzaklaşmaya gerek yoktu, Kreuzberg'de haftanın her gecesi eğlence bulmak mümkündü. Hemen bir kaç sokak ileride, ünlü canlı müzik mekanı Lido'ya girdik. Müzik güzeldi. Gece devam etti, hiç bitmesindi, zira uzakta olmak, yolda olmak güzeldi.



30 Eylül 2011 Cuma

October Swimmer Strikes Back: Gün 1 Berlin


18/09/2011, Berlin

Uçak Berlin'e indiğinde hava henüz aydınlanmamıştı. Saat 5 buçuk, S9 trenine binerek Treptower Park durağında indim. Bu duraktan 10 dakika yürüyerek kalacağım Hostele varmak mümkündü. Saat 6'da Görlitzer Strasse'deki hostelime varmıştım. Saat 9'dan önce resepsiyonun açılmayacağını biliyordum, amaç sadece hostelin yerini bulmaktı, hem saat hala 6'ydı ve öldürecek bir sürü vaktim vardı.

Berlin'deki 3 adet Jetpak hostellerinden biri olan JetLag Alternative'i Kreuzberg'de olduğu için seçmiştim. Kreuzberg, eskilerin yahudi mahallesi, 60'tan sonranın Türk ghettosu ve şimdinin bohem ve punk kütürünün başkenti... Berlin'deki Türklerin ve Türk kültürünün "cool" sayılması trendinden Kreuzberg de bir nevi işgale uğrayarak payını almış görünüyordu.

Dediğim gibi öldürecek bir sürü vaktim vardı. Uçağa binmeden önce güya Berlin'i bilen arkadaşım Ceren, bu öldürecek vaktimi Potsdamer Platz'da oturup Brandenburg Kapısına doğru kahve içerek geçirmemi öğütlemişti, nasıl sonuçlandığını biraz sonra öğreneceksiniz. Schlesisches Tor durağından metroya bindim, Hallesches Tor durağından hat değiştirerek, Französische strasse Durağında indim. Evet amacım Potsdamer Platz'da kahve içmekti sevgili okuyucu, ancak gel gör ki 800 mt yürüdükten sonra vardığım Potsdamer platz iki gökdelen ve bir kaç pembe borudan fazlasını sunmuyordu. Üstelik değil brandenburg kapısına doğru kahve içmek, kapının üstündeki heykeller bile görünmüyordu. Ceren'e içimden iyi dileklerimi iletip, Branderburg kapısına doğru yürümeye başladım. Bu da sırtımdaki çantayla başka bir 700 mt daha anlamına geliyordu.

Ebertstrasse'yi takip ederek devam ettim. Biraz sonra Soykırım anıtına rastladım. Genişçe bir alana yayılan yüzlerce dikdörtgenler prizması şeklinde gri taş bloklardan oluşan bir anıt, adeta yüzlerce mezar... Dünyanın en büyük anıtını yapsalar dahi ölen 6 milyondan fazla insanı, bu trajediyi yeterince anlatabileceklerini sanmıyorum. Anıtın hemen yanındaki sokağın isminin Hannah Arendt Strasse olması da oldukça manidardı.



Sonunda o meşhur Brandenburg kapısına vardım. Kapının hemen önünde trafiğe kapalı ufak bir meydan vardı. Saat ne yazık ki hala 7 buçuk olduğundan benim o kapıya karşı kahvaltımı yapıp, kahvemi içmem imkansızdı, zira o bahsettiğim ufak meydandaki üç kahveci de henüz açılmamıştı.

Oldukça yakın olduğu için Reichstag'a doğru yürümeye karar verdim. Yol boyunca Türk-Alman ve Avrupa birliği bayrakları görüyordum, sebebini ise bir sonraki gün öğrenecektim. 1800'lü yılların sonunda yapımı tamamlanan, 1933'teki yangına dek parlemento binası olarak görev yapan, yangından sonra 1999'a dek gözden düşen bu bina 12 yıldan beri tekrar parlemento binası olarak kullanılmakta. Kubbesinden özellikle geceleri mükemmel bir Berlin manzarası görüldüğünü biliyordum, ancak pazar sabahın köründe o kubbenin ziyarete açık olacağını ummak fazlasıyla saflık olurdu.

Reichstag'dan sonra, yavaş yavaş hostele doğru yönelmenin vakti gelmişti. Ama önce Friedrichstrasse'yi olabildiğince yürümek istedim. Öyle de yaptım. Stadtmitte durağından metroya binerek kreuzberg'e döndüm.

Hostele vardığımda saat 10'a geliyordu. Evet, resepsiyon açılmıştı. Hayır, sadece valizimi bırBağlantıakabilirdim. Oda saat 1'den önce hazır olmayacaktı. Valizi bıraktım, resepsiyondan aldığım haritayla, amaçsızca kreuzberg sokaklarını dolaştım. Wrangelstrasse'deki Türk fırınındaki teyzenin yaptığı sandviç ve çayla kahvaltı yaptım. Sokaklardaki grafitileri gördüm, Berlindeki yerel seçimlerin posterlerini, Türk adayların resimlerini, Türkçe tabelaları, dükkanları farkettim. Daha sonra lazım olur diye bulduğum bisiklet kiralayan dükkanların yerlerini haritaya işaretledim ve sonunda saat 1 oldu. Hostele dönüp biraz uyumanın vakti gelmişti.

"Biraz" göreceli bir kavram. Uyandığımda saat 6'ya geliyordu ve emin ol bu kadar uyuduğum için pişman değildim sevgili okuyucu. Ne de olsa sabah 5 buçuktan öğlen 1'e kadar gezerek bunu haketmiştim. Yine de çabucak giyinerek çıktım.

Gittiğim şehirleri olabildiğince araştırırım. Gitmeden yaptığım araştırmalarda en fazla bilgiyi Berlin hakkında edinmiştim. Özellikle çukurcuma times isimli blogdan en spesifik ve en yararlı bilgileri edindiğimi söyleyebilirim. Onlardan biri de Berlin Döneri ve Hasır Lokantasıydı. Kottbusser Tor durağına 5 dk uzaklıkta, Dresden Strasse üzerindeki bu lokantada Türkiye'dekinden katlarca daha lezzetli döneri hem de belki iki kat büyük porsiyonla yiyebilir, sadece 4 euroya tıkabasa doyabilirsiniz. Çalışanların hepsi, müşterilerin yüzde doksanın Türkler oluştursa da orada yaşayan Almanlar arasında da oldukça popüler bir lokanta Hasır lokantası

Yemek sonrası şef garsondan aldığım tavsiyeyle, Görlitzer Strasse üzerindeki Mercan kahvesinde Galatasaray-Samsunspor maçını izledim. Maç sonrası tekrar hostele döndüm. Bir hostel klasiği olan, gece dışarı çıkmadan hostelde ucuza içerek oda arkadaşlarıyla kaynaşma rutinini yaptık. Hepimizin ortak noktası Amerikan Kültürü olduğundan, arka planda dvd'den oynayan Superbad hepimizi güldürüp, samimiyetin artmasını hızlandırdı.

Oda arkadaşlarım, Avusturyalı Nikki, Amerikalı Derek ve sonradan bize katılan diğer iki Avusturalyalı eleman( isimlerini hiç bir zaman öğrenmedim) ile yeterince içtikten sonra dışarı çıkmaya karar verdik. Hostele çok uzakta olmayan, Madame Claude adlı, bir binanın bodrum katına yerleşmiş ve çevrede ayrıca "upside down bar" olarak bilinen bir bara girdik. Bardaki döşemede her şey tersine. Tavana tutturulmuş mobilyalar, buz dolapları, yerdeki mobilyaların ters olması neden upside down bar olarak adlandırıldığını gayet güzel açıklamaktaydı. Orada Hollandalı başka bir grupla kaynaştık

Yeterince içtiğimize ikna olana dek içtik. Çıkıp 1 euro'ya şaşırtıcı büyüklükte pizzalar yedikten sonra sallana sallana hostele döndük.

17 Eylül 2011 Cumartesi

Güncellemeler 20: It's always better on holiday

https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEhf2SjDDnJNkxJwjuAU45byFH6eFoMDfRT0GOX65TBfI8XoqVkQHJJTYK7hjX_E1087jXZbDGVDGB1eUmmlNKjP-869A4KBwS23qFEnAW4WyCjs6niTaNLXGZx4baEzFqUk-dGjnTUoKWY/s1600/Holiday-September-1952.jpg

***Güncelleme yazıları can simidim. Blogdan koptuğumda, konu sıkıntısı çektiğimde kesinlikle imdadıma yetişiyorlar. Beni tekrar yazma konusunda motive ediyorlar.

***Kendimle ilgili yazıyorum burada. Kendimi anlatıyorum. Genellikle hayatımdaki dramalar arttığında yazılarım da artıyor. O yüzden az yazdığım zamanlar, ya hayatımdan memnun olduğum, ya da yazamayacak kadar hızlı ilerleyen boşluk periyodlarına denk geliyorlar. Blogu boşladığım bu bir iki ay da o boşluk periyoduna denk geldi.

***Boşluk? Boşluk, yoğun olarak çalıştığım, duygusal anlamda bir gelişme olmadığı gibi anlamsız etkileşimlerin yaşandığı zamanlar... Yanlış anlaşılmak istemem, hayatıma bir anlığına bile olsa giren her insana saygım var, ancak yaşanan her şeyin bir iz bıraktığını söyleyemem.

***Bu boşlukta 2 ay öncesinde yaşadığım yıpranmanın da payı var sanırım. İşin ilginç yanı bu deneyim. 10 yıldır kendi içimde büyüttüğüm ve bir çok defa kendini yaşadığım ilişkilerde ve kimi blog yazılarımda gösteren bir problemin de çözümü oldu. İki travmanın birbirini nötrlemesi ilginç bir deneyim. Burada bir kaç defa bahsettiğim, başarısız ilişkilerimde kendime bahane(ya da sebep) olarak gösterdiğim, kötü kalpli esmer kızı aylardır düşünmüyorum. Geçenlerde evlilik fotoğraflarını gördüğümde hiç bir şey hissetmemem, 1o yıldır aslında bir yabancıyı, tanımadığım bir insanı düşündüğümü gösterdi. Garip bir katharsis değil mi?

***Şimdi sanki artık sıfırdan başlıyor gibiyim. Asıl merak ettiğim şey, 10 yıl önce yaşadığım reddedilme sonrası hep güvenli oynamam, seçilmeyi seçmem, şimdi yeni girdiğimi düşündüğüm dönemde de devam edecek mi? Yoksa sıfırdan başlama ve arınma diye düşündüğüm şeyler başka bir illüzyon mu? Bunu yaşayarak görmekten başka bir yol yok.

***Çalışmayı hala sevmiyorum, ama işimi sevmeye başladım. Bunda artık daha fazla ameliyat yapmaya başlamamın etkisi büyük, bir de yaptığım işe daha iyi hakim olmak güzel. İhtisasın yarısından fazlasını bitirdim. 2 yıl nasıl geçti anlamak zor. Artık yarıyı geçtiğimize göre geçen her gün benim İzmir'den ayrılmamı yaklaştırıyor. Asistanlığın bitmesini ne kadar çok istiyorsam, bu şekirden gitmeyi de o kadar az istiyorum.

***Bu şehirdeki 10. yılıma girdim ve artık fazlasıyla benimsediğimi hissediyorum. İzmir benim bir parçam artık. İhtisas bitince gideceğim herhangi bir şehirde, ki bu benim doğup büyüdüğüm Diyarbakır bile olsa, bu kadar kendim gibi hissedeceğimi düşünmüyorum. Daha önceki yazılarımın birinde bahsettiğim gibi şehri kişiseleştirmek önemli. kendine ait mekanlarının olması, gittiğin mekanlardakilerin seni tanıması. Müşterilikten, müdavimliğe hatta arkadaşlığa geçmek... Bunlar ancak yıllar içinde oluşabilecek şeyler. Üsküdar çaycısı, Kaos, Boombox, Bios, Mavi... Bu şehir bunları da barındırıyor. İzmir, coğrafi sınırları, nüfus istatistikleri, kızlarının güzelliği, körfezi, yüzlerce kez arşınladığım caddelerinden ibaret değil. Acaba şehri sevdiren fiziki ve sosyal ortamı değil de, kişisel mekanlarımız ve içindeki insanlarla kendimize oluşturduğumuz küçük habitat mıdır?

***Bu gece itibariyle tatilim başlıyor. Bu seferden sonra, bir daha uzun bir süre Avrupa'ya gitmeyeceğimi düşünürsek, gayet yeterli bir plan yaptığımı düşünüyorum. 12 günde sırasıyla Berlin, Stockholm, Riga, Talinn, Helsinki ve Milano. Yorucu ama tatmin edici olacak. Geçen yıl yaptığım gibi her gün ayrı bir Blog yazısıyla tatilimi anlatacağım, zira yazıları gezi sonrasına bırakınca külfet halini alıyor.

***Dediğim gibi, yeniden yazmak güzel. Bir süre buraları tatil yazıları dolduracak. Sonra Ekimle beraber yeni yıla girmiş olacağız. (Benim için yeni yıl yıllık iznimin son günü başlar) Hem Ekim benim ayım nasıl olsa...