18 Ağustos 2012 Cumartesi

October Swimmer- On The Road: Gün 5 Budapeşte-Brüksel-Leuven

28/06/2012, Werchter

Budapeşteki son günüm başlamıştı. Brüksele saat 15.40'ta uçuyor olmama rağmen, işe gitmek için benim evden çıkmamı bekleyen Krizstina'yı daha fazla bekletemezdim. Saat 10 gibi Krizstina'ya her şey için teşekkür edip, kendimi sokağa attım. Plan belliydi kahvaltı, kabul edilebilir bir saate dek aylaklık, sonra havaalanı...

Deak ferenc meydanında kahve ve kruvasan'dan meydana gelen klasik Avrupa yalancı kahvaltısından sonra öylesine dolanmaya başladım. Yüküm ağır değildi, amaç aylaklıktı zaten. Hediye dükkanlarına girip çıktım, bu kez tabak almadım ve 8 yıldır sürdürdüğüm, gittiğim her şehirden tabak alma geleneğim de böylece bitmiş oldu. Vitrinlere bakındım, O sevdiğim kitapçıya uğradım, kafesinde bir mola verdim ve sonunda o kabul edilebilir zamanın geldiğine kanaat getirince, önce metroyla Kobanya kispest'e, sonra da 200 numaralı otobüsle havaalanına... Geldiğim gibi gittim.

Bineceğim uçak beni Brüksel Charleroi havaalanına götürecek, oradan önce Brüksel merkeze, daha sonra Leuven'e en sonda ise nihayet festival alanına, Werchter'e geçecektim. Ancak şöyle bir sorun vardı. Geçen yıl 4 kişi olarak gittiğimiz festivale bu kez tek başıma gidiyordum. Aslında orada İstanbul'dan İzi'lerle buluşacaktım, ancak an itibariyle ne çadırım ne matım ne uyku tulumum vardı. Bana hiç uymayacak şekilde hazırlıksızdım, aslında artık biraz daha kendimi bağladığım ipleri gevşetmeyi, biraz daha hazırlıksız olmayı seçmiştim, ama bu geçiş dönemi doğal olarak kaygılar yaratıyordu.

Önceden haberleşmiştik, İzi'ler haliyle festival alanına benden önce varacaklar ve festival alanındaki süpermarketten varsa kamp malzemelerini bitmeden benim için tedarik edeceklerdi. Plan buydu, ancak havaalanından attığım mesajlara cevap gelmedi. Özetle, uçağa binmek üzereydim, çadırım, uyku tulumum yoktu. Belçika'ya vardığımda kamp dükkanlarının hepsi kapanmış olacaktı ve ben bir belirsizliğe doğru gidiyordum.

Sevgili okur, bazen olay akışına yeni bir bilinmeyen girer ve her şey değişir.  Bazen bu Ryanair'in Budapeşte-Brüksel uçuşunda olur. Uçağa binen en son yolculardandı, yanıma oturdu ve sanki bir süreliğine bir yere gitmiş de geri dönmüş gibi konuşmaya başladık. Bana Brüksel'de ne yapacağımı sordu. "Brüksel yakınında bir festival var oraya gidiyorum" dedim. "Werchter mi? Oysa ben de oraya gidiyorum" dedi ve bahsettiğim gibi olay akışı değişti.

Jana daha önce tanıştığım hiç bir Almana benzemiyordu. 29 yaşında, Münster'de yaşıyor, psikoloji doktorası yaparken  bir yandan da bir STK'da çalışıyor. O da çok gezmiş, bir sürü hikayesi var. Böylece yol arkadaşı olduk. Ona kamp malzemesiyle ilgili sıkıntımı, arkadaşlarımdan hala haber alamadığımdan bahsettim. Bir şekilde çözüleceğini söyledi. Aslında çözüldü de...

Uçaktan inip, bizi Charleroi'dan Brüksel merkez garına götürecek otobüse bindik. 1 saatlik yolculuğumuz terlemek ve birbirimizi daha yakından tanımaya çalışmakla geçti. Hava hiç Belçika'daymışız hissi vermiyordu, Geçen yıl aynı zamanlar oldukça soğuk ve yağmurlu olmasına rağmen bu yıl nemli boğucu bir sıcak vardı. Otobüste nihayet beklediğim mesaj gelmişti, ancak yanıt beklediğim yanıt değildi, zira İzi Leuven'de bir otelde yer bulduklarını ve orada kalıp her gün gidip döneceklerini ve ne yazık ki otelde başka yer olmadığını yazmıştı. Yani evet, kamp malzemelerini geçtim, artık beraber kamp yapmayı planladığım insanlar da yoktu. Jana, orada arkadaşlarıyla buluşacağını ve bana bir çadır bulduktan sonra dilersem onlarla beraber takılabileceğimi söyledi. Memnuniyetle kabul ettim.

Brüksel tren garından koştura koştura leuven trenini yakaladıktan 20 dakika sonra Leuven'deydik. Buradan 24 saat çalışan ücretsiz servislerle festival alanına geçmek mümkündü, ama öncesinde bana çadır satın alabileceğimiz bir yer aramaya başladık. Saat neredeyse 8 olmuştu ve kamp dükkanları en geç 7'de kapanıyordu, ama olsun denemenin zararı olmayacaktı, ki bulduk da. Kapanmakta olan bir dükkan bulup kendimizi içeri attık ve son derece yardımsever tezgahtar eşliğinde bana oldukça geniş bir çadır, bir mat ve bir uyku tulumu almıştık. hepsi 60 euro tutmuştu. Hem fiyatı uygundu hem de en önemlisi artık hem kamp malzemelerim vardı hem de kamp alanında yalnız takılmayacaktım. Bütün problemler bir anda çözülmüştü. Servise bindik ve festival alanına gittik.

Jana ve Kristi

Kamp alanına girişimizi yaptıktan sonra Jana'nın arkadaşı Kristi'yle tanıştım. Son derece sıcak kanlı ve eğlenceli bir insana benziyordu. Amerikalıydı ancak İsveçli eşiyle evlendikten sonra o ülkeye yerleşmiş, orada yaşıyordu. 4 meksikalı arkadaşıyla önce euro 2012'ye gitmiş, oradan da festivale gelmişlerdi. Meksikalı çocuklar, konser alanında olduklarından o gece onlarla tanışamadım. Jana, Kristi'nin ikisi için ayarladığı ancak tek kişinin bile zor sığdığı çadırına yerleşip, benim çadırımı kurmama yardım ettikten sonra Kristi'yle beraber konser alanına gittiler. Ben bilet alırken kombine biletler tükenmişti, o yüzden sadece 2 ve 3. güne bilet almıştım. İlk günkü program çok ilgimi çekmemişti hem de saat 10'u geçiyordu, bir kaç saat sonra zaten konserler bitecekti. Foundation'u okumaya devam ederek ve kamp alanında gezinerek vakit geçirdim. Alışılagelmişin dışında bir sıcak vardı...
İşte havalandırma deliği dahi olan çadırım.

Jana ve Kristi konserden döndükten sonra küçük çadırlarında o sıcağa dayanamadılar. Jana daha fazla dayanamadığını, o mezar gibi çadırda kalırsa öleceğini söyledi be  benim çadırımda  uyumasının benim açımdan sorun olup olmayacağını sordu. Eşyaları yayarak yerleştirdiğim halde çadır hala 4 kişiyi bile alabilecek büyüklükteydi. Elbette bir sorun yoktu...

7 Ağustos 2012 Salı

October Swimmer- On The Road: Gün 4 Budapeşte

27/06/2012 Budapeşte
Sabah uyandığımda alkolün ve sıcağın etkisiyle başım zonkluyordu. Budapeşte en sıcak gününü yaşıyordu o gün. Soğuk bir duş, ağrı kesiciler ve Krizstina'nın hazırlayıp masaya bıraktığı kahvaltı biraz yatıştırınca öğlene doğru evden çıkabildim.

Metroyla Nyugati tren istasyonuna gittim, ilk durağım olan Margit Adası oradan yürüyüş mesafesi uzaklığındaydı. 15 dakikalık sıcak bir yürüyüş ardından Margit köprüsünü geçerek adaya ulaştm. Margit adası, Tuna nehri üzerinde 2,5km x 0,5km'lik bir alana sahip uzunca bir ada. Üzerinde yerleşim alanı yok ve adanın tamamı aslında bir park ve dinlenme yeri olarak kullanılıyor. Bugün gibi havanın güzel, güneşin bol olduğu günlerde ise güneşlenen macarlarla dolup taşıyor. Ünlü Sziget müzik festivalinin burada yapıldığını sanmak sık yapılan yanlışlardan biri, onun için, yine Tuna üzerindeki Obudai adası kullanılıyor. Bir süre adanın üzerine çöken huzurdan payımı alıp dinlendikten sonra devam etmeye hazırdım.

Tekrar Nyugati istasyonuna yürüyüp deak ferenc üzerinden, tarihi sarı metro hattına geçtim. Line 1 olarak adlandırılan bu hat 1890'da inşa edilen budapeştenin en eski metro hattı ve tüm istasyon ve trenlerde bu nostaljik havayı korumaya çalışmışlar. Özellikle ahşap bilet gişeleri oldukça şık bir hava katıyor. Nostaljiye olan ilgim belli,  haliyle fazlasıyla sevdim bu hattı. Metrodan inip ünlü Kahramanlar Meydanı, Hösök Tere'ye vardım.

Hösök Tere, ünlü Andrassy caddesinin en ucuna yerleşmiş bir anıt kompleksi. Bana biraz Berlindeki Branderburg kapısıyla, Riga'daki Özgürlük anıtının karışımı hissini verdi. Beli bir zamandan sonra Avrupa'da her yerin birbirine benzeme sendromu işte... 1900 yılında tamamlanan anıt yarım daire şeklindeki kolonlar ve ortasındaki dikilitaştan oluşuyor. Dikilitaşın üzerindeki melek ise Cebrail. Sağ ve soldaki kolonlarda macar tarihinin ünlü simalarını görmek mümkün. Tabi sosyalist rejim esnasında bu heykellerden dini referansı olanların başkalarıyla değiştirildiğini belirtmekte fayda var.

Hösök Tere sadece o anıttan ibaret değil aslında. Arkasındaki büyük gölet ve park, iki büyük sanat müzesi ve parkın içindeki minik şatolarla bir kaç saat ayırabileceğiniz bir yer. Margit adasındaki gibi, burada da insanlar güzel günün tadını çıkarıyorlardı. Ben de onlara dahil oldum. Gölgede biraz uzanıp arada esen serin rüzgarı ve çim kokusunu takdir ettim. Çimler ve karıncalar kaşındırmaya başlayınca bu sihirli an bozuldu ve bir şeyler yemek ve biraz uyumak için eve döndüm.



Akşam tekrar Serkan'la buluşup Kiraly caddesindeki Kuplung adlı hem bahçesi hem iç mekanı olan eğlenceli bir mekana gittik. İçerisi tıklım tıklımdı. Hem backpackerların uğrak mekanı olması hem de bahçedeki perdede İspanya-Portekiz maçını vermeleri içeriyi bu kadar kalabalık yapmıştı. Biz de Budapeşte'nin en güzel yanlarından biri olan ucuz alkol eşliğinde maçı izleyip, Cristian Ronaldo'nun elenmesine sevinerek geceyi noktaladık.


5 Ağustos 2012 Pazar

October Swimmer- On The Road: Gün 3 Budapeşte


26/06/2012 Budapeşte
Budapeşte'deki ikinci günüme sabah erkenden kalkarak başladım. Şehir olması gereken serinlikte olduğu için rahat bir uyku uyumuştum ve kendimi uzun uzun yürüyebilecek gibi hissediyordum. Yürüdüm de... Krizstina'nın evinin hemen bir iki sokak yukarısındaki Buda kalesiyle başlayıp duruma göre gerisine bakacaktım.

Buda kalesi, 160 yıl kadar Osmanlı kontrolünde kalmış, büyük bir sembol. Yıllarca Habsburg hanedanı geri alınmak için kuşatılan, büyük zarar gören kale nihayet  1686'daki büyük kuşatmada tekrar Habsburgların eline geçmiş. Kaleden geri kalanlar desek daha mantıklı olur. Kale aslında bir semtten oluşuyor, yekpare bir kale yapısından çok surlarla çevrili bir yerleşim alanı mevcut. Ortasında en sevdikleri ve belki de macarlara en altın çağını yaşatan ancak ne yazık ki 47 yaşında erkenden göç eden kralları Matyas'ın adını verdikleri kilisesi, diğer bir kralları Stephen'ın adını verdikleri kulesi en meşhur yapılarından. Tabi şu an orada daha meşhur bir yapı da var. Budapeştenin en eski pastanelerinden Ruszwurm... Çoğu zaman yer bulmanın mümkün olmadığı ve 1827den beri aktif olarak çalışan aile işletmesinde oturup keklerden, strudel ve reteslerden yemek artık bir turist aktivitesi olmuş durumda, ama sırf bu yüzden burun kıvırıp es geçenler çok şeyler kaybediyor.

Geri kalmayıp retes ve kahveyle ikinci kahvaltımı yaptıktan sonra ilk olarak hemen karşıdaki Balıkçı Burcuna yönlendim(Halaszbastya). Eskiden muhtemelen top bataryalarının yerleştirildiği bu burç şimdi Tuna nehri ve şehrin karşı yakası olan Peşt'i izlemek için en güzel manzaraya sahip bir teras olarak kullanılıyor. Herkes gibi ben de klasik turist pozumla fotoğrafımı çekildikten sonra yoluma devam ettim.

Tabii ki saray kısmını sadece dışarıdan severek devam ettim. Hiç bir şehirde sarayları, içerideki şaşaayı sevemedim. Bu yüzden artık içeri girmiyor, dışarıdan bakıp yoluma devam ediyorum. Kalenin son ucundaki ulusal müze binasını da ziyaret edip karşıya geçmenin bir yolunu bulmak niyetindeydim. Saray, müze bir yana, bir kuzgunlu kapı vardı ki, o benim buda kalesinde en sevdiğim şey oldu.

Girişinde bekleyen aslanlara selam verip, meşhur zincirli köprüden yürüyerek Peşt'e geçtim. Dün gece Serkan'ın gösterdiği yerleri bir de gündüz gözüyle görmek istiyordum. Köpürden sonra ilk karşıma çıkan deak ferenc meydanını geçip opera binasına yönlendim. Gece ışıklarla nasıl güzelse gündüz de aynı güzellikteydi, hatta bir sonraki programın beze basılmış fotoğraflı afişleriyle çok daha güzel görünüyordu. Opera binasından sonra, ünlü Andrassy caddesini takip ederek-mümkün mertebe- gölgede yürümeye devam ettim. Artık içecek bir şeylere ve serin bir yerde biraz oturmaya ihtiyacım vardı. Aklımda dün geceden gözüme kestirdiğim bir kitap evi vardı. Adını tam hatırlamıyor olmama rağmen bulmam çok zor olmadı

1900lü yılların başında ünlü yahudi tüccar ailesi Goldbergerler tarafından yaptırılan ve budapeştenin ilk alışveriş merkezi ünvanını alan Parisi nagy Aruhaz, şimdi çok güzel bir kitapevi olarak kullanılıyor. Üst katındaki balo odası ise aynaları ve tavan tablolarıyla şu an çok şık bir kafe. Kitapçı kısmınında bir süre oyalandıktan sonra soğuk bir şeyler içip dinlenmek için kafe kısmında bir saat geçirdim. Evet dinlendim, ancak gündüz vakti içtiğim bira tabii ki uykumu getirmişti.  Eve dönüp bir süre dinlenmek akşam tekrar çıkmak mantıklı geldi, öyle de yaptım.

Yine couchsurfing üzerinden sözleştiğimiz hatta daha sonra Eindhoven'dan aynı uçakla geldiğimizi öğrendiğim Sandra'yla bir şeyler içmek için, akşam saat 8 gibi buluştuk. Sandra Hollanda'nın kuzeyinde bir hidroelektrik santralde mühendis olarak çalışan ve benim gibi her tatilinde yalnız başına spontane tatiller yapan ilginç biriydi. Lizst ferenc sokağındaki mekanların birinde bir şeyler yedikten sonra, ki bu kez yemeği hiç beğenmedim, deak ferenc meydanında yine bir önceki gece Serkan'la gezerken gözüme kestirdiğim Akvarium adlı mekana geçtik.

Akvarium gündüzleri bazen sanat etkinlikleri için kullanılan, geceleri ise Club haline gelen ve yer altına yapılmış büyük bir mekan, ancak mekanın kendisi değil üstündeki park daha popüler. Akşamları içkisini alan herkes soluğu orada alıyor. Bu gece gibi havanın da güzel olduğu geceler bazen oturacak yer bulmak dahi zorlaşabiliyor. üstelik parkın ortasındaki  süs havuzunun şeffaf tabanından Akvarium'un içini görmek de mümkün. Sanırım mekana Akvarium adını veren detay da buydu.

Alkol, serin hava, sarhoş macarların ilginç hareketleri, muhabbet derken saat 2'yi geçmişti ve bir şekilde oradan kalkmak gerekiyordu...

25 Temmuz 2012 Çarşamba

October Swimmer- On The Road: Gun 2 Eindhoven-Budapeşte



25/06/2012, Budapeşte

Evet tatil demek, yol demekti benim için, ancak bazı günler yol tatilin önüne geçiyordu. Bu gün de o günlerden biriydi.

Amsterdam'da hiç tavuk görmedim, ama emin olun olsalardı bir önceki gece hepsi benden geç uyurdu. O kadar erken uyumuşken sabahın köründe kargalardan önce kahvaltımı yapıp(Nerden girdiysem bu kuş metaforlarına...) sırtımda çantamla yoluma devam etmeye hazırdım. Saat 10 treniyle Eindhoven'a geçtim, oradan da hiç oyalanmadan havalanına...

Amsterdam'ın nemli karşılamasını Budapeşte görmüş ve arttırmış, beni sağanak yağışla karşılamıştı. Çelebi şirketinin işlettiği Budapeşte havaalanının saçmalığı da üstüne gelince Budapeşte'ye oldukça ıslak bir başlangıç yaptığımı söyleyebilirim. zira uçak indikten sonra o yağmur altında apronda 500 metre kadar yürümek zorunda bırakılmıştık.

Couch Surfing'den bulduğum ev sahibim Krizstina, yolu çok iyi şekilde tarif etmişti. Ben de o tarife uyarak havalanından, önce 200E otobüsüyle ile mavi metronun son durağı Kobanya Kispest'e oradan mavi hatla Deak Ter istasyonunda hat değiştirerek kırmızı hatla Szell Kalman Ter istasyonuna ulaştım. Metrodan çıktıktan sonra 5 dakika yürüme mesafesinde, Ostrom Utca(sokak)'da evi bulabildim. 

Yıllarca geziler planladım. Şimdiye dek kiralanan evlerden, otellere, kamp alanlarına dek her türlü konaklama deneyimini yaşamış olmama rağmen, hiç Couch surfing denememiştim. Nihayet uzun uğraşlardan sonra, bu 3 günlük Budapeşte macerası için gözümü karartıp kendime bir adet kanepe buldum. Beni ağırlayacak olan Krizstina orta yaşlı, defalarca Türkiye'ye gelip gitmiş bir biyolog. Oldukça ferah ve temiz bir eve sahipti. Bana yedek bir anahtar vermesi, hatta sabahları işe giderken benim için kahvaltı hazırlayıp masaya bırakması... Zaten pek tanımadığım insanların evlerinde kalırken tedirginlik yaşayan beni fazlasıyla mahçup etmeye yetiyordu. Özetle ilk couch surfing deneyimim yeterince iyiydi. Bundan sonra da bir seçenek olarak akılda tutmakta fayda var.

Evde kurulanıp bir süre dinlendikten sonra Krisztina'nın bana verdiği şehir rehberini de çantama atıp dışarı çıktım. Biraz önceki yağmurlu hava yerini hoş bir yaz esintisine bırakmıştı. Metroya atlayıp Blaja Lujza istasyonunda indim ve yine couch surfing vasıtasıyla tanştığım ve orada yaşayan Serkan'la buluştuk.  Serkan, Amerikan dili edebiyatı mezunu, ancak okuldan sonra bir şekilde kendini Budapeşte'de macarca öğrenirken bulmuş ve sonra da orada kalmış. Şimdi ise bir telekomunikasyon firmasında çalışıyor.

Önce yemeğe gittik, (elbette)turistik olmayan bir restoranda oranın mutfağını denedim. O çok meşhur Gulaştan yedim-Bizim Diyarbakır'ın tırşik'inin elbette eline su dökemez- Yemekten sonra, takip eden günlerde defalarca gezeceğim caddeleri-meydanları yürüyüp, biraz içip muhabbet ettikten sonra son metroya yetişip evimin yolunu tuttum.

11 Temmuz 2012 Çarşamba

October Swimmer- On The Road: Gun 1 Amsterdam


24/05/2012, Amsterdam

Sabah 5'te uyanarak basladigim ucak yolculuklari serisi nihayet yerel saat 1 gibi sonlanmis ve ben yine, yeniden kendimi Amsterdam Schipol havaalaninda bulmustum. Böylece 3. Amsterdam seferi başlamış oldu. Bu seferki sadece bir gün sürecekti, ama olsun...

Vakit kaybetmeden trene atlayip sehir merkezine geldim. Trenden indigim an Amsterdam her zamanki gibi beni soguk ve yagmurla karsiladi. 10 dakika mesafedeki hostelime yuruyene dek sirilsiklam oldum. Hostele yerlesince daha önceden sözleştiğim ve orada yüksek lisans yapmakta olan Nil Hanım'a, mesaj attım ve saat 15.30'da Dam meydanındaki fallik heykelin(kendisi 2. dünya savaşındaki Hollandalı şehitler için dikilmiş ama) altında buluşmak üzere sözleştik.


Amsterdam beni şaşırtmamıştı, 3 yıldır hep aynı havayla karşılaşmama zaten artık şaşıramazdım. Hava tabi ki yağmurlu ve soğuk olacaktı. Atın ölümü arpadan olsun diyerek kendimi hostelden dışarı attım ve ıslana ıslana karnımı doyurmak için Muntplein'deki La Place'a gittim. İki Türk'ün servis ettiği yemeğimi aldıktan sonra Türk kasiyere para ödeyip üst kata yemeğimi yemek için çıktım. Dünya Türk olmuştu bile.

Nil tam vaktinde geldi. Bir kaç dakika heykel üzerine daha önceden yaptığımız geyikleri devam ettirdikten sonra ilk durağımız, Nieuwe doelenstraat üzerindeki Café de Jaren'e geçtik. Mekanın, bizle ilgilenen garson hariç hiç bir kusuru yoktu. Büyük pencerelerden içeriyi aydınlatan güneş ışığı, genişliği, ferahlığıyla ve tabii ki güzel kanal manzarasıyla fazlasıyla övgüyü hakediyor. Biradır, nane çayıdır bunlar içildikten sonra yağmurun da kesilmesinden cesaret alarak bir miktar yürüdükten sonra Handboogstraat'taki başka bir mekana girip bir süre de orada vakit geçirdik.

Başta mantıklı ve anlamlı konuşurken daha sonra, kimi zaman bazı cümleler tamamlanamadı. Bazıları ise kahkahayla kesildi. Barda gezen dükkan kedileri ve bir ara herkesin Türkçe konuşuyormuş gibi gelmesi de olayın ilginçliğini daha da arttırdı tabi. Nihayetinde değişik iki saat geçirdikten sonra tekrar çıkıp yürümeye devam ettik, ancak bu yürüyüş bolca süpermarket molalarıyla, patates kızartması kuyruklarıyla doluydu. Damrak'ı, Jordaan sokaklarını dolaşıp, Rembrandtplein'deki banklara oturup martılar ve güvercinlerin savaşını izledik.

Saat 21'e doğru hostele döndüm. Akşam hostelin pubcrawl'ı vardı, ama dünyanın her yerinde olduğu gibi Amsterdam'da da pazar gecesi yapılacak pek bir şey yoktu. Biraz oyalanıp uyumayı tercih ettim. Yorgun, uykusuz ve uyuşuktum. Hem ertesi gün sabahtan yola çıkacak, önce Eindhoven'a geçip oradan Budapeşte'ye uçacaktım.

8 Ocak 2012 Pazar

October Swimmer Strikes Back: Gün 11-12 Floransa

28-29/09/2011, Floransa

Floransa'ya varabilmek için Tampere'den Milano'ya uçmuş oradan da 4 saatlik bir tren yolculuğu yapmıştım ve saat 19 gibi yolculuğumun son durağına varmıştım. Bu seferki kısa da olsa, 3. İtalya ziyaretim başlamıştı. Burada kalacağım iki gün bana Serra eşlik edecekti. Serra, Erasmus için bir süreliğine Roma'ya yerleşmişti ve ben seyahate çıkmadan önce onunla Floransa'da buluşmak üzere sözleşmiştik.

Tren garında buluştuk, harita ve gerekli bilgileri edinmişti bile, dersine çalışmıştı. Önceden ayarladığım otelimiz, Hotel Palazzulo'yu garın hemen yakınındaki Via Palazzulo'da bulup yerleştik. Otel lüks sayılmazdı, ancak fiyatı ve yerine göre oldukça uygun bir fiyata ayarlamıştım. Kuzeyin pahalılığından sonra İtalya iyi geldi. Üstelik hava sıcaklığının 25 derecenin üzerine çıkması da hoşuma gitti, yeniden akşam tişörtle dolaşabilmek güzeldi.


Strozzina reyiz

Haritayı Serra'nın kontrolüne bıraktım. Bu uzun yolculuğun son durağında bununla uğraşmak istemedim. Otelden çıktık ve yürümeye başladık. Via degli Strozzi'yi takip ederek Palazzo Strozzi'yi bulduk. Yürümeye devam ettik, Floransa da Roma gibi kompakt bir şehir olduğu için görülmesi gereken meydanlar, saraylar, katedraller hepsi birbirine çok yakındı, aslında haritasız, sadece öylesine yürüyerek de hepsini bulabilirdik. Karnımızı doyurduktan sonra Duomo'yu, Piazza San Lorenzo'yu gördük. Duomo'da merdivenlerin önünden geçerken, ilginç bir tesadüfle bir tanıdığa rastladım ve dünyanın gerçekten de küçük olduğuna bir daha inandım. Meydanlar cıvıl cıvıldı, hava güzeldi karnımız doymuştu bir marketten biralarımızı alıp içecek güzel bir yer aramaya başladık. 


Fiume nehri boyunca ilerleyip ünlü ve sadece bir köprü demenin haksızlık olacağı Ponte Vecchio'yu geçtik. Sağı solu küçük mücevher dükkanlarıyla dolu, hem üstünden geçerken hem de uzaktan izlerken harika bir görüntüye sahip olan köprüdeki dükkanlar kapanmıştı. Mutlaka gündüz de görmek gerekiyordu. Elbette görecektik de.



Köprüden hemen sonra, Via Guicciardini'nin üzerindeki devasa Palazzo Pitti ve önündeki meydanı gözümüze kestirdik. Ünlü Medici ailesine de ev sahipliği yapan ve şimdi bir sanat merkezi olan bu büyük sarayın önündeki merdivenlere oturarak serin akşamın tadını çıkardık. Saatlerce sohbet ettik, yeni yerleşmeye çalıştğı Roma'yı sevmemişti. Ona, bir süreliğine de olsa Roma'da yaşadığı için ne kadar şanslı olduğunu anlatmaya çalıştım. Onun yerinde olmayı, orada yaşamayı istedim, iki gün sonra ben eve, işe hayatıma geri dönecektim. O ise bu yeni hayatına alışmak için İtalya'da kalacaktı, bundan daha heyecanlı ne olabilirdi ki?


Yeterince oturduğumuza karar verdikten sonra, Serra'nın araştırıp bulduğu Shot Bar isimli küçük mekana gittik. İçkiler yeterince ucuzdu, çalışanlar arkadaş canlısıydı ve ortam yerlisiyle turistiyle oldukça şenlikliydi. Shotlar ve kokteyller birbirini takip etti. Gece 2 gibi yeterince içtiğimize karar verince sallana sallana yürüyerek otele döndük. Sokaktaki insanların geceyi sonlandırmaya niyeti yoktu.




Ertesi günkü plan, gece gördüğümüz yerleri tekrar görmek ve nehrin güney kısmını keşfetmekti. Bol bol yürüdük. Duomo, Piazza San Lorenzo, Barghello ve Santa Croce'yi tekrar gördük. Meydandaki satıcıların birinden floransa tabağımı aldıkan sonra Fiume nehri boyunca uzun bir yürüyüşten sonra, Ponte alle Grazie'yi geçip Piazza Michelangelo'ya ulaştık. Arkasındaki park tepeye kadar uzanıyordu, ancak şehrin silüteini görecek kadar yukarı tırmandıktan sonra inip devam etmeye karar verdik. 


Nehrin güney yakasını ara sokaklardan yavaş yavaş yürüyerek dolaştıktan sonra ben biraz dinlenmek için otele döndüm. Serra ise Palazzo Strozzina'daki bir sergiyi görmek istiyordu. Akşam tekrar buluşmak üzere ayrıldık.Yorgundum. Bir kaç saatlik uyku beni tekrar kendime getirmeye yetti.


Akşam, yemek sonrası Piazza Santa Maria Novella önündeki banklarda etrafı seyrederek, oradaki bir Avusturalyalı çiftle sohbet ederek geçti ve yine Shot Bar'da sonlandı. Otele erken döndük, zira sabah erkenden, Türkiye'ye dönüş uçağıma binmek üzere trenle Milano'ya geçecektim.




Bir kaç son söz;

***Biliyorum, bu yazıları tamamlamak çok uzun süre aldı. Bir şeyi bitirmeden başka bir şeye geçememe gibi bir huyum olduğundan başka yazılar da yazamadım. Bu kadar uzatmamalıydım, ama sonunda bitirdiğime memnunum, zira bir ara hiç bitmeyeceğinden ve blogun böyle kalacağından korktum. Şu an kendimi özgür hissediyorum desem abartmış olmam.


***Büyük konuşmak istemem, ancak bu geziyle beraber çok uzun bir süreliğine Avrupa defterini kapatmış oldum. 2004'ten beri değişik planlarla Avrupa'yı gezdim. Polonya, Macaristan, İtalya, Yunanistan, İspanya, Fransa, İngiltere, Hollanda, Belçika, Almanya, İsveç, Letonya, Estonya, Finlandiya'yı gördüm. Bazılarına birden çok defa gittim. Artık yeni kıtalar, yeni dünyalar zamanı. Okyanusun ötesine geçmek, farklı saat dilimlerini yaşamak gerek.


***Tutunamayanlarla başlayan yolculuk A Clash of Kings'le bitti. Kara, demir, deniz ve havayolunu kullandım. İki senedir alışkanlık haline getirdiğim üzere, her ülke ve şehir değiştirdiğim yolculukların başlangıç şarkısı Beatles'tan Happiness is a warm gun oldu. Sebebini sormayın, ben de bilmiyorum.


***12 günlük gezinin yazılarını yazmak 3 aydan fazla bir süre aldı. Moleskinim ve sakladığım haritalarım olmasaydı her şeyi unutabilirdim. Tembelliğime doymayayım.


***6 şehir gezdim ve favorimin Berlin olduğunu rahatça söyleyebilirim. Stockholm'de sarhoş sarhoş gezerken bağırarak Levent Yüksel söylemek(Evet), Tampere'de göl kenarındaki ufak cenneti bulmak, Tallinn'deki hostel, ahalisiyle ve gece hayatıyla tanışmak, Kuzeyin soğuğundan Floransa'nın o ılık akşamına geçmek unutamayacağım anlardı.

7 Ocak 2012 Cumartesi

October Swimmer Strikes Back: Gün 10 Tampere

27/09/2011, Tampere

Suomenlinna'nın uzun ve sihirli uykusundan uyandığımda iyice dinlendiğimi hissediyordum. Kuzeyin uykusunu sevmiştim. Bu adadan kurtulmalıydım, yoksa sonsuza dek uyuyakalacaktım. İlk feribotla Helsinki şehir merkezine döndüm. Dünkü talihsiz serüvenler dizisinden ötürü şehri görememiştim, en azından bir kaç saatliğine önemli yerlerine görmek istiyordum. Tampere trenim saat 13.08'de kalkacaktı.

3 saate, Anıtkabir'e benzeyen parlemento binasını, Beyaz katedrali, taşları oyarak yaptıkları Temppeliaukio kilisesini ve 1 saatlik Helsinki modern sanat müzesini sığdırdım. Taş kilisede klasik müzik provasına denk geldim, huzur vericiydi.. Müze ise Stockholm'deki Moderna museet kadar etkileyici olmasa da, oldukça ilginç bir mimarisi vardı ve Eylül ayının teması Afrikaydı. Müze çıkışındaki ankete katılmam karşılığında verilen kartpostalları aldım ve Helsinki'ye veda ettim.

Tampere benim için bir Ryanair kentiydi. Ryanair Avrupa ülkelerindeki büyük havaalanlarından, dolayısıyla büyük şehirlerden kaçındığı için Tampere, Eindhoven, Beauvais gibi şehirleri ve onların minik havaalanlarını çok seviyor. Durum böyleyken biz de sevmek zorunda kalıyoruz. Milano'ya Tampere'den geçecektim ve sabahın köründen uyanıp maraton yaşamaktansa bir gün önceden gelip burayı da görmek daha mantıklı geldi. Ayrıca İddaa'cıların kendisini Tampere United adlı futbol takımından hatırlayacağını da belirtmek isterim:)

Finlandiya'da bir tren yolculuğunda, bir ormanın içinden geçerken bu satırları okumak...
Finlandiya'nın 3. büyük şehri olsa da, ülkenin kendisinden olsa gerek, oldukça sakin bir şehirle karşılaştım şehir merkezine geldiğimde. Hava güneşliydi, ancak kuzeyden çok bir şey beklememek gerektiğini öğrenmiştim. Önce, kalacağım yer, Dream Hostel'i buldum, yerleştim ve oldukça beğendim. bu yolculukta kaldığım hosteller arasında en düzenli ve en temiziydi ve resepsiyonda tabir yerindeyse iki adet "Elf" vardı. Kuzeyli kızların bu özelliğini seviyorum. Çok güzeller, ancak tavırlarıyla o güzelliklerini sanki önemsiz bir detay olarak gösteriyorlar. Elflerden harita ve öneri aldıktan sonra yola çıkmaya hazırdım. Ne yapacağımı biliyordum, önce kuzeydeki Näsijärvi gölünün kenarındaki saunaya gidecek, dönüşte de şehir merkezini gezecektim.

2 numaralı otobüsle göl kenarındaki, Rauhaniementie adlı, site-vari apartmanlarla dolu ormanlık semte geldim. Uzun süre sitelerin içinde aradıktan sonra birine sorup, saunanın tam göl kıyısında olduğunu öğrendim. Apartmanları ve beton yolu geride bırakıp göl kıyısına vardığımda cenneti bulmuştum. Saunayı bulmam önemsiz bir ayrıntıydı artık. Sonbaharın bütün renkleriyle bezenmiş ağaçlar, durgun göl, çevredeki bütün yeşilin ve kenardaki kayıkların göl üzerindeki akisleri...

Sauna, finliler için vazgeçilmez bir kültür. Aynı zamanda Fince'den dünya diline geçen tek kelime. Bir nevi bizim yoğurtumuz gibi. Herhangi bir yerde, bir apartman içinde, evlerin banyolarında, ya da burada olduğu gibi göl kenarında prefabrik bir yapıda karşınıza çıkabiliyorlar. Ücret 5 euroydu. İşletmeci, böyle elimi kolumu sallayarak geldiğimi görünce bir mayo ve bir de havlu verdi. Çabucak giyinip içeri girdim. İçeride yaş ortalaması 70'ti, ben girince de en fazla 60 düştü ve herkes tütüyordu, zira içeride sıcaklık 80 dereceye yakındı. En fazla 15 dakika dayanabildikten sonra kendimi dışarı attım. Asıl zor kısım şimdi geliyordu, herkesin yaptığı gibi göle dalacaktım ve sevgili okur koşarak iskeleden 8 derecelik suya atladım. Önce her yerime küçük iğneler batıyordu, tek hissettiğim buydu. Sonra soğuğu hissedip titremeye başladım. Bir kaç dakika daldıktan sonra çıktım. Üşüdüm, ama yenilendim ve çok iyi hissettirdi.


Şehir merkezine dönüp iki gölü birbirine bağlayan Tammerkoski kanalının çevresindeki meydanı, eski tuğla yapı Finlayson fabrikalarını gezdikten sonra Hameenkaatu caddesinin çevresindeki mağazalara bakındım. Bir yorgunluk birasından sonra Hostele döndüm ve artık benim için bir kanser haline gelen tutunamayanları bitirdim, Erasmus öğrencisi bir grupla sohbet ettim, tıp okuyorlarmış, benim de doktor olduğumu öğrenince sohbet iyice derinleşti sonra sıkıcılaşmaya başladı. Tatilde hastane ve tıp hakkında konuşmak istemiyordum. Yine de heyecanlı ve cana yakın insanlardı. Bol şans dileyip odama çekildim. Sabah erkenden kalkıp Milano'ya uçacaktım, ardından da bir kaç saatlik bir tren yolculuğu beni bekliyordu. Son durağım Floransaydı.
Bir gün yolun buralara düşerse sevgili okur, bu bankı bul, bir süre otur ve gölü seyret. Bu sana iyi gelecek.