11 Temmuz 2012 Çarşamba

October Swimmer- On The Road: Gun 1 Amsterdam


24/05/2012, Amsterdam

Sabah 5'te uyanarak basladigim ucak yolculuklari serisi nihayet yerel saat 1 gibi sonlanmis ve ben yine, yeniden kendimi Amsterdam Schipol havaalaninda bulmustum. Böylece 3. Amsterdam seferi başlamış oldu. Bu seferki sadece bir gün sürecekti, ama olsun...

Vakit kaybetmeden trene atlayip sehir merkezine geldim. Trenden indigim an Amsterdam her zamanki gibi beni soguk ve yagmurla karsiladi. 10 dakika mesafedeki hostelime yuruyene dek sirilsiklam oldum. Hostele yerlesince daha önceden sözleştiğim ve orada yüksek lisans yapmakta olan Nil Hanım'a, mesaj attım ve saat 15.30'da Dam meydanındaki fallik heykelin(kendisi 2. dünya savaşındaki Hollandalı şehitler için dikilmiş ama) altında buluşmak üzere sözleştik.


Amsterdam beni şaşırtmamıştı, 3 yıldır hep aynı havayla karşılaşmama zaten artık şaşıramazdım. Hava tabi ki yağmurlu ve soğuk olacaktı. Atın ölümü arpadan olsun diyerek kendimi hostelden dışarı attım ve ıslana ıslana karnımı doyurmak için Muntplein'deki La Place'a gittim. İki Türk'ün servis ettiği yemeğimi aldıktan sonra Türk kasiyere para ödeyip üst kata yemeğimi yemek için çıktım. Dünya Türk olmuştu bile.

Nil tam vaktinde geldi. Bir kaç dakika heykel üzerine daha önceden yaptığımız geyikleri devam ettirdikten sonra ilk durağımız, Nieuwe doelenstraat üzerindeki Café de Jaren'e geçtik. Mekanın, bizle ilgilenen garson hariç hiç bir kusuru yoktu. Büyük pencerelerden içeriyi aydınlatan güneş ışığı, genişliği, ferahlığıyla ve tabii ki güzel kanal manzarasıyla fazlasıyla övgüyü hakediyor. Biradır, nane çayıdır bunlar içildikten sonra yağmurun da kesilmesinden cesaret alarak bir miktar yürüdükten sonra Handboogstraat'taki başka bir mekana girip bir süre de orada vakit geçirdik.

Başta mantıklı ve anlamlı konuşurken daha sonra, kimi zaman bazı cümleler tamamlanamadı. Bazıları ise kahkahayla kesildi. Barda gezen dükkan kedileri ve bir ara herkesin Türkçe konuşuyormuş gibi gelmesi de olayın ilginçliğini daha da arttırdı tabi. Nihayetinde değişik iki saat geçirdikten sonra tekrar çıkıp yürümeye devam ettik, ancak bu yürüyüş bolca süpermarket molalarıyla, patates kızartması kuyruklarıyla doluydu. Damrak'ı, Jordaan sokaklarını dolaşıp, Rembrandtplein'deki banklara oturup martılar ve güvercinlerin savaşını izledik.

Saat 21'e doğru hostele döndüm. Akşam hostelin pubcrawl'ı vardı, ama dünyanın her yerinde olduğu gibi Amsterdam'da da pazar gecesi yapılacak pek bir şey yoktu. Biraz oyalanıp uyumayı tercih ettim. Yorgun, uykusuz ve uyuşuktum. Hem ertesi gün sabahtan yola çıkacak, önce Eindhoven'a geçip oradan Budapeşte'ye uçacaktım.

8 Ocak 2012 Pazar

October Swimmer Strikes Back: Gün 11-12 Floransa

28-29/09/2011, Floransa

Floransa'ya varabilmek için Tampere'den Milano'ya uçmuş oradan da 4 saatlik bir tren yolculuğu yapmıştım ve saat 19 gibi yolculuğumun son durağına varmıştım. Bu seferki kısa da olsa, 3. İtalya ziyaretim başlamıştı. Burada kalacağım iki gün bana Serra eşlik edecekti. Serra, Erasmus için bir süreliğine Roma'ya yerleşmişti ve ben seyahate çıkmadan önce onunla Floransa'da buluşmak üzere sözleşmiştik.

Tren garında buluştuk, harita ve gerekli bilgileri edinmişti bile, dersine çalışmıştı. Önceden ayarladığım otelimiz, Hotel Palazzulo'yu garın hemen yakınındaki Via Palazzulo'da bulup yerleştik. Otel lüks sayılmazdı, ancak fiyatı ve yerine göre oldukça uygun bir fiyata ayarlamıştım. Kuzeyin pahalılığından sonra İtalya iyi geldi. Üstelik hava sıcaklığının 25 derecenin üzerine çıkması da hoşuma gitti, yeniden akşam tişörtle dolaşabilmek güzeldi.


Strozzina reyiz

Haritayı Serra'nın kontrolüne bıraktım. Bu uzun yolculuğun son durağında bununla uğraşmak istemedim. Otelden çıktık ve yürümeye başladık. Via degli Strozzi'yi takip ederek Palazzo Strozzi'yi bulduk. Yürümeye devam ettik, Floransa da Roma gibi kompakt bir şehir olduğu için görülmesi gereken meydanlar, saraylar, katedraller hepsi birbirine çok yakındı, aslında haritasız, sadece öylesine yürüyerek de hepsini bulabilirdik. Karnımızı doyurduktan sonra Duomo'yu, Piazza San Lorenzo'yu gördük. Duomo'da merdivenlerin önünden geçerken, ilginç bir tesadüfle bir tanıdığa rastladım ve dünyanın gerçekten de küçük olduğuna bir daha inandım. Meydanlar cıvıl cıvıldı, hava güzeldi karnımız doymuştu bir marketten biralarımızı alıp içecek güzel bir yer aramaya başladık. 


Fiume nehri boyunca ilerleyip ünlü ve sadece bir köprü demenin haksızlık olacağı Ponte Vecchio'yu geçtik. Sağı solu küçük mücevher dükkanlarıyla dolu, hem üstünden geçerken hem de uzaktan izlerken harika bir görüntüye sahip olan köprüdeki dükkanlar kapanmıştı. Mutlaka gündüz de görmek gerekiyordu. Elbette görecektik de.



Köprüden hemen sonra, Via Guicciardini'nin üzerindeki devasa Palazzo Pitti ve önündeki meydanı gözümüze kestirdik. Ünlü Medici ailesine de ev sahipliği yapan ve şimdi bir sanat merkezi olan bu büyük sarayın önündeki merdivenlere oturarak serin akşamın tadını çıkardık. Saatlerce sohbet ettik, yeni yerleşmeye çalıştğı Roma'yı sevmemişti. Ona, bir süreliğine de olsa Roma'da yaşadığı için ne kadar şanslı olduğunu anlatmaya çalıştım. Onun yerinde olmayı, orada yaşamayı istedim, iki gün sonra ben eve, işe hayatıma geri dönecektim. O ise bu yeni hayatına alışmak için İtalya'da kalacaktı, bundan daha heyecanlı ne olabilirdi ki?


Yeterince oturduğumuza karar verdikten sonra, Serra'nın araştırıp bulduğu Shot Bar isimli küçük mekana gittik. İçkiler yeterince ucuzdu, çalışanlar arkadaş canlısıydı ve ortam yerlisiyle turistiyle oldukça şenlikliydi. Shotlar ve kokteyller birbirini takip etti. Gece 2 gibi yeterince içtiğimize karar verince sallana sallana yürüyerek otele döndük. Sokaktaki insanların geceyi sonlandırmaya niyeti yoktu.




Ertesi günkü plan, gece gördüğümüz yerleri tekrar görmek ve nehrin güney kısmını keşfetmekti. Bol bol yürüdük. Duomo, Piazza San Lorenzo, Barghello ve Santa Croce'yi tekrar gördük. Meydandaki satıcıların birinden floransa tabağımı aldıkan sonra Fiume nehri boyunca uzun bir yürüyüşten sonra, Ponte alle Grazie'yi geçip Piazza Michelangelo'ya ulaştık. Arkasındaki park tepeye kadar uzanıyordu, ancak şehrin silüteini görecek kadar yukarı tırmandıktan sonra inip devam etmeye karar verdik. 


Nehrin güney yakasını ara sokaklardan yavaş yavaş yürüyerek dolaştıktan sonra ben biraz dinlenmek için otele döndüm. Serra ise Palazzo Strozzina'daki bir sergiyi görmek istiyordu. Akşam tekrar buluşmak üzere ayrıldık.Yorgundum. Bir kaç saatlik uyku beni tekrar kendime getirmeye yetti.


Akşam, yemek sonrası Piazza Santa Maria Novella önündeki banklarda etrafı seyrederek, oradaki bir Avusturalyalı çiftle sohbet ederek geçti ve yine Shot Bar'da sonlandı. Otele erken döndük, zira sabah erkenden, Türkiye'ye dönüş uçağıma binmek üzere trenle Milano'ya geçecektim.




Bir kaç son söz;

***Biliyorum, bu yazıları tamamlamak çok uzun süre aldı. Bir şeyi bitirmeden başka bir şeye geçememe gibi bir huyum olduğundan başka yazılar da yazamadım. Bu kadar uzatmamalıydım, ama sonunda bitirdiğime memnunum, zira bir ara hiç bitmeyeceğinden ve blogun böyle kalacağından korktum. Şu an kendimi özgür hissediyorum desem abartmış olmam.


***Büyük konuşmak istemem, ancak bu geziyle beraber çok uzun bir süreliğine Avrupa defterini kapatmış oldum. 2004'ten beri değişik planlarla Avrupa'yı gezdim. Polonya, Macaristan, İtalya, Yunanistan, İspanya, Fransa, İngiltere, Hollanda, Belçika, Almanya, İsveç, Letonya, Estonya, Finlandiya'yı gördüm. Bazılarına birden çok defa gittim. Artık yeni kıtalar, yeni dünyalar zamanı. Okyanusun ötesine geçmek, farklı saat dilimlerini yaşamak gerek.


***Tutunamayanlarla başlayan yolculuk A Clash of Kings'le bitti. Kara, demir, deniz ve havayolunu kullandım. İki senedir alışkanlık haline getirdiğim üzere, her ülke ve şehir değiştirdiğim yolculukların başlangıç şarkısı Beatles'tan Happiness is a warm gun oldu. Sebebini sormayın, ben de bilmiyorum.


***12 günlük gezinin yazılarını yazmak 3 aydan fazla bir süre aldı. Moleskinim ve sakladığım haritalarım olmasaydı her şeyi unutabilirdim. Tembelliğime doymayayım.


***6 şehir gezdim ve favorimin Berlin olduğunu rahatça söyleyebilirim. Stockholm'de sarhoş sarhoş gezerken bağırarak Levent Yüksel söylemek(Evet), Tampere'de göl kenarındaki ufak cenneti bulmak, Tallinn'deki hostel, ahalisiyle ve gece hayatıyla tanışmak, Kuzeyin soğuğundan Floransa'nın o ılık akşamına geçmek unutamayacağım anlardı.

7 Ocak 2012 Cumartesi

October Swimmer Strikes Back: Gün 10 Tampere

27/09/2011, Tampere

Suomenlinna'nın uzun ve sihirli uykusundan uyandığımda iyice dinlendiğimi hissediyordum. Kuzeyin uykusunu sevmiştim. Bu adadan kurtulmalıydım, yoksa sonsuza dek uyuyakalacaktım. İlk feribotla Helsinki şehir merkezine döndüm. Dünkü talihsiz serüvenler dizisinden ötürü şehri görememiştim, en azından bir kaç saatliğine önemli yerlerine görmek istiyordum. Tampere trenim saat 13.08'de kalkacaktı.

3 saate, Anıtkabir'e benzeyen parlemento binasını, Beyaz katedrali, taşları oyarak yaptıkları Temppeliaukio kilisesini ve 1 saatlik Helsinki modern sanat müzesini sığdırdım. Taş kilisede klasik müzik provasına denk geldim, huzur vericiydi.. Müze ise Stockholm'deki Moderna museet kadar etkileyici olmasa da, oldukça ilginç bir mimarisi vardı ve Eylül ayının teması Afrikaydı. Müze çıkışındaki ankete katılmam karşılığında verilen kartpostalları aldım ve Helsinki'ye veda ettim.

Tampere benim için bir Ryanair kentiydi. Ryanair Avrupa ülkelerindeki büyük havaalanlarından, dolayısıyla büyük şehirlerden kaçındığı için Tampere, Eindhoven, Beauvais gibi şehirleri ve onların minik havaalanlarını çok seviyor. Durum böyleyken biz de sevmek zorunda kalıyoruz. Milano'ya Tampere'den geçecektim ve sabahın köründen uyanıp maraton yaşamaktansa bir gün önceden gelip burayı da görmek daha mantıklı geldi. Ayrıca İddaa'cıların kendisini Tampere United adlı futbol takımından hatırlayacağını da belirtmek isterim:)

Finlandiya'da bir tren yolculuğunda, bir ormanın içinden geçerken bu satırları okumak...
Finlandiya'nın 3. büyük şehri olsa da, ülkenin kendisinden olsa gerek, oldukça sakin bir şehirle karşılaştım şehir merkezine geldiğimde. Hava güneşliydi, ancak kuzeyden çok bir şey beklememek gerektiğini öğrenmiştim. Önce, kalacağım yer, Dream Hostel'i buldum, yerleştim ve oldukça beğendim. bu yolculukta kaldığım hosteller arasında en düzenli ve en temiziydi ve resepsiyonda tabir yerindeyse iki adet "Elf" vardı. Kuzeyli kızların bu özelliğini seviyorum. Çok güzeller, ancak tavırlarıyla o güzelliklerini sanki önemsiz bir detay olarak gösteriyorlar. Elflerden harita ve öneri aldıktan sonra yola çıkmaya hazırdım. Ne yapacağımı biliyordum, önce kuzeydeki Näsijärvi gölünün kenarındaki saunaya gidecek, dönüşte de şehir merkezini gezecektim.

2 numaralı otobüsle göl kenarındaki, Rauhaniementie adlı, site-vari apartmanlarla dolu ormanlık semte geldim. Uzun süre sitelerin içinde aradıktan sonra birine sorup, saunanın tam göl kıyısında olduğunu öğrendim. Apartmanları ve beton yolu geride bırakıp göl kıyısına vardığımda cenneti bulmuştum. Saunayı bulmam önemsiz bir ayrıntıydı artık. Sonbaharın bütün renkleriyle bezenmiş ağaçlar, durgun göl, çevredeki bütün yeşilin ve kenardaki kayıkların göl üzerindeki akisleri...

Sauna, finliler için vazgeçilmez bir kültür. Aynı zamanda Fince'den dünya diline geçen tek kelime. Bir nevi bizim yoğurtumuz gibi. Herhangi bir yerde, bir apartman içinde, evlerin banyolarında, ya da burada olduğu gibi göl kenarında prefabrik bir yapıda karşınıza çıkabiliyorlar. Ücret 5 euroydu. İşletmeci, böyle elimi kolumu sallayarak geldiğimi görünce bir mayo ve bir de havlu verdi. Çabucak giyinip içeri girdim. İçeride yaş ortalaması 70'ti, ben girince de en fazla 60 düştü ve herkes tütüyordu, zira içeride sıcaklık 80 dereceye yakındı. En fazla 15 dakika dayanabildikten sonra kendimi dışarı attım. Asıl zor kısım şimdi geliyordu, herkesin yaptığı gibi göle dalacaktım ve sevgili okur koşarak iskeleden 8 derecelik suya atladım. Önce her yerime küçük iğneler batıyordu, tek hissettiğim buydu. Sonra soğuğu hissedip titremeye başladım. Bir kaç dakika daldıktan sonra çıktım. Üşüdüm, ama yenilendim ve çok iyi hissettirdi.


Şehir merkezine dönüp iki gölü birbirine bağlayan Tammerkoski kanalının çevresindeki meydanı, eski tuğla yapı Finlayson fabrikalarını gezdikten sonra Hameenkaatu caddesinin çevresindeki mağazalara bakındım. Bir yorgunluk birasından sonra Hostele döndüm ve artık benim için bir kanser haline gelen tutunamayanları bitirdim, Erasmus öğrencisi bir grupla sohbet ettim, tıp okuyorlarmış, benim de doktor olduğumu öğrenince sohbet iyice derinleşti sonra sıkıcılaşmaya başladı. Tatilde hastane ve tıp hakkında konuşmak istemiyordum. Yine de heyecanlı ve cana yakın insanlardı. Bol şans dileyip odama çekildim. Sabah erkenden kalkıp Milano'ya uçacaktım, ardından da bir kaç saatlik bir tren yolculuğu beni bekliyordu. Son durağım Floransaydı.
Bir gün yolun buralara düşerse sevgili okur, bu bankı bul, bir süre otur ve gölü seyret. Bu sana iyi gelecek.


4 Ocak 2012 Çarşamba

October Swimmer Strikes Back: Gün 8-9 Tallinn- Helsinki

25/09/2011, Tallinn

Bu hızlı gecenin sonunda ancak öğleye doğru uyanabilirdim. Öyle de yaptım. Uyandıktan sonra hostelin hemen arka sokağındaki marketten aldıklarımla kahvaltımı yaptıktan sonra bu güneşli Tallinn gününün tadını çıkarmak üzere dışarı çıktım. Meydanda oyalanıp fotoğraf çekerken, dün tanıştığım ve benim gibi yürüyüşe çıkan İrlandalı çocuklar, Dara ve Akinola'yla karşılaştım. Beraber yürüyüp sohbet ederek Vanalinn kısmını bir daha gezdik, Dış kısmındaki camdan "Özgürlük haçı" heykelinin önünde fotoğraf çekildik. Daha sonra ben Helsinki feribot biletimi almak üzere limana doğru yöneldim.

Viking Line şirketinden, 30 Euro'ya, açık büfe kahvaltı da dahil feribot biletimi aldım. İyi fiyattı, sabah 8'de olması hariç her şey yolundaydı. 7'de uyanmak zorunda kalacaktım.  Günün geri kalan kısmında biraz daha oyalandıktan sonra Hostelde çıkan akşam yemeğini yemek üzere döndüm.

Yemekten sonrası klasik, içkiyle oynanan oyunlar, hostelin küçük barından bol bol ucuz biralar ve kalabalık hostel ahalisinin dün başlayan arkadaşlıklarını pekiştirmesiyle geçti. saat 11 civarı, tekrar barcrawling yaptık, ancak o efsanevi cumartesinden sonra Tallinn, pazar gecesi acınacak durumda sessizdi. Yine de bir iki bardan sonra biz kendimizi eğlence bulduk. Venus adlı, Tallinn'in Rus populasyonuna hitap eden bir Club bulduk.

Gece 3'e doğru İrlanda'lı arkadaşlarımla vedalaşıp hostele döndüm. Geriye sadece saat 7'de uyanabilmek kalıyordu.


26/09/2011 Helsinki


Uyanamadım. Feribotu kaçırdım. Sarhoş ve geç uyuyup, akşamdan kalma bir şekilde sabah 8 feribotunu yakalayamazsınız, bunu gördüm. Saat 11, Tallink şirketi feribotuna, 20 euro daha fazla ödeyerek bir bilet daha aldım. Böylece Tallinn-Helsinki yolculuğu bana 80 euro'ya patlamış oldu.


Yolculuk 2 saat sürdü, 2005'teki İtalya-Yunanistan feribotundan yıllar sonra bir daha açık denizi görmek güzeldi, ancak o 12 saatlik yolculuğun yanında, bu Karşıyaka-Konak hattı gibiydi.


Helsinki'ye vardığımda saat 1'i geçiyordu. Hostelim Helsinki kıyısındaki adalardan Suomenlinna'daydı. Bir feribot yolculuğum daha vardı, ama önce iskele'yi bulmalıydım. Tabii ki temkinli October Swimmer kulunuz önceden nereye nasıl yürüyeceğini google maps ile hesaplamış, ne yapacağını biliyordu, ancak bazen bazı şeyleri yanlış hesaplayacağını bilmiyordu.


Tam 8 km yürüdüm sevgili okur, hep iskelenin biraz daha ileride olacağına inandırdım kendimi, kimseye sormadım. Sormak istediğim zaman da kimseye rastlayamadım. İskele hep Kauppatori'de yani ana meydandaydı sevgili okur, saçma sapan yerlerde değil. Saatler sonra bulduğumda, 15 kiloluk çantayla o kadar yürümekten canım çıkmıştı. Tamam, helsinki'nin yarısını görmüştüm, ama ölüyordum.


Adaya vardığımda saat 5'e geliyordu. Hava soğumuştu, yorgundum. Bir daha feribota binmek istemiyordum. Günün ve gecenin geri kalan kısmını adada geçirmeye karar verdim. Hostel'i bulup, yerleşip ve karnımı doyurduktan sonra Suomenlinna adasını keşfe çıktım. Suomenlinna, 18. yüzyıl başında Ruslara yönelik deniz kalesi olarak inşa edilmiş, 70'lerden beri askeri misyonu bitmiş, ancak sembolik olarak fin donanması hala varlığını sürdürmekte. Finlandiya'nn geri kalan kısmı gibi mükemmel bir doğaya sahip bir ada.





Amaçsızca ve acele etmeden yürüdüm, yorulunca banklardan birine oturdum. pek arsız ve kedi gibi yemek dilenen sincapları yediklerime ortak ettim. Hostele döndüğümde Hava kararmak üzereydi ve ben kendimi yatağa bıraktım ve uyudum sevgili okur, saatlerce uyudum. Bu seyahatte hiç uyumadığım kadar uyudum.

20 Aralık 2011 Salı

October Swimmer Strikes Back: Gün 7 Tallinn


24/09/2011, Tallinn

Beni Tallinn'e götürecek otobüs'e bindiğimde saat 12.30'du. Önümde 3 saatlik bir yolculuk vardı. Hem bindiğim otobüs bizdeki "Rahat Hat" tarzı otobüsler gibiydi, hem de her anı bir fotoğraf karesi gibi bir manzara vardı. Kuzeyin uzun ağaçlarla dolu coğrafyasını izleyerek, internette gezinerek bu 3 saati geçirdim.

Estonya baltık ülkeleri arasında refah düzeyi en yüksek olanıydı. Euro'ya geçmişlerdi ve bu, yolculuğumun geri kalan kısmında artık kur değişimleriyle uğraşmayacağım anlamına geliyordu. 4 numaralı tramvay'la hostelimin bulunduğu şehrin tarihi merkezi, Vanalinn'e ulaştım. Olevimägi sokağı 11 numarada Hostelim, Tallinn Backpackers'ı buldum.

Hostel rezervasyonumu yaparken Hostelin internet sitesinde "Party Hostel" yazdığını görmüştüm, hatta "sakin bir yer istiyorsanız diğer hostelimiz Monk's Bunk'ı öneririz" diyorlardı. Kapıda da "24 Hour Party People" yazısı vardı. Riga'daki gibi girişte ayakkabıları çıkarmak gerekiyordu. Bu hoşuma gitmişti, zira evdeki gibi hissettiriyordu. Hostel'de sadece bir Estonya'lı çalışıyordu. Hostelin sahibi Hollandalı, diğer çalışanlar da genellikle Avusturalyalı ve İngilizlerdi. Check-in işlemini yapan Yanush'tan hostel ve şehir hakkında biraz bilgi aldıktan sonra ortak alandaki kanepelerde biraz dinlendim.

Ortak odanın duvarları hostel elemanlarının, konukların fotoğraflarıyla doluydu. Görünüşe göre herkesin keyfi yerindeydi. Bu esnada, Tallinn'de kaldığım sürece beraber takılacağım İrlandalı grupla tanıştım. Andy, Dara, Mark ve Ziggy'le bir süre muhabbet ettikten sonra gün ışığının kalan kısmını değerlendirmek için Vanalinn'i gezmek için dışarı çıktım.

Vanalinn yürüyerek bir kaç saatte her yeri gezilebilecek bir bölge. Bir doğu avrupa kentinden beklenmeyecek derecede bakımlı ve sürekli  restorasyonları yapılan binalara sahip. Öyle ki, kurulduğu 15 yüzyıldan pek bir şey kaybetmemiş. Yürürken ortaçağı iliklerinize kadar hissetmeniz mümkün. Tallinnliler de bunu bildiklerinden ortaçağ kültürünü fazlasıyla pazarlıyorlar. Dünyaca ünlü Olde Hansa restoranı da bu kültürü sürdüren yerlerden bir tanesi. İçeride elektirik aydınlatması bulunmamakta. Coğrafi keşiflerden önce Avrupa'da bulunmayan patates, domates gibi sebzeler menülerde yok ve çalışanlar tamamen 15. yüzyıla ait giysiler içinde servis yapmaktalar, ancak bakır ya da tahta maşrapalarda gelen ev yapımı biralarla beraber güzel bir akşam yemeği ve güzel bir vakit için en az 25 euroyu gözden çıkarmak gerekiyor.

Yemekten sonra restoranın da bulunduğu ana meydan, Raekoja Plats'ı gezdikten sonra yürüşüme devam ettim. Kuzeye yönlenerek sırasıyla St. Nicholas, St. Olav kiliselerini, Alekaüxander Nevsky katedralini, mütevazi parlemento binasını gezdikten sonra kuzeydeki surların üzerinde baltık denizini ve gün batımını biraz izleyip, ismini bilmediğim ara sokaklarda kaybolarak hostele doğru yürüdüm. Dediğim gibi Vanalinn küçük bir bölgeydi ve isteseniz de adamakıllı kaybolamazdınız.
 
Hostele döndüğümde hava çoktan kararmıştı ve ortak oda epeyce kalabalıklaşmıştı. İrlanda'lı grubun geri kalanıyla da kaynaştık. Hostelin geleneklerinden olan içki oyunlarından bolca oynayıp bu esnada hafiften sarhoş olmaya başladık. Amaç 11'e kadar hostelde yükümüzü almak ve daha sonra Tallinn'in efsanevi gece hayatını bar bar gezip tecrübe etmekti. Ettik de.

Tallinn Backpackers'ın ünlü haftasonu-barcrawling olayına Hell Hunt'la başladık. Sadece bar formatında olan bu mekanda Haziran'da pek severek denediğim Belçika biralarını bulduğuma pek memnun oldum. Bir iki içki bolca muhabbetten sonra, sıra daha yüksek müzikli clublara gelmişti. Önce, iki gün boyunca gittiğim mekanlardan en beğendiğim Embassy'e gittik. Müzikler gayet güzeldi, Estonyalı kızlar da. Onların dışında bir sürü, Finlandiya'dan eğlenmek için Estonya'ya ucuza içip eğlenmek için gelen insan vardı. İki gün sonra Finlandiya'ya geçtiğimde nedenini daha iyi anlayacaktım.   Hatta orada Erasmus'la Tallinn'e gelen, Ege üniversitesinden bir grubu da bulmak ilginç oldu. Türkler heryerdeydi.

Gecenin geri kalan kısmı Shooters, Hollywood ve ismini hatırlamadığım bir kaç mekan; Mekanlarda, mekan aralarında sokakta tanışılan anında samimi olunan bir sürü insanla doluydu. Herkes rahattı, herkes eğleniyordu, herkes sarhoştu, ancak kimse kavga etmiyordu. Tallinn, soğuk ve yağmurlu Tallinn o cumartesi akşamında adeta kocaman bir ev partisiydi ve sanki herkes birbirini tanıyordu...




25 Kasım 2011 Cuma

October Swimmer Strikes Back: Gün 6 Riga


23/09/2011, Riga

Ryanair'in zamanında "On-Time-Landing" müziğiyle gözlerimi açtım. Zamanında 22 saatlik İzmir-Diyarbakır yolculuklarında bir saat bile uyuyamazken, yıllar ve yollar beni bir saatlik uçak yolculuklarında uyuyabilecek bir hale getirmişti. Riga'ya inmiştim. Yeni bir ülke, yeni bir şehir, yeni bir hikaye anlamına geliyordu.

Stockholm havaalanındaki döviz bürosundan, beni en azından riga merkeze atacak kadar bir miktar Lati almıştım. Almanya'da Euro, İsveç'te Kron'dan sonra yeni bir para birimimiz vardı ve bu para birimi Euro'dan daha değerliydi(1 LVL-1,42 EUR), ancak Letonya, henüz havaalanı otobüsüne ödediğim parayla bile İsveç ve Euro bölgesinden çok daha ucuz olduğunu belli etmişti.

Bu seferki hostelim Cinnamon Sally Backpackers adlı, Hem otobüs ve tren garına hem de şehrin tarihi merkezine çok yakın, merkezi bir hosteldi. Daha girdiğim ilk anda göze oldukça sıcak gelen hosteli idare eden Ieva, Türkiye'de sokakta görseniz manken sanabileceğiniz güzellikteydi. Saat henüz 9'du ve saat 12'ye dek yerleşemeyeceğimden Ieva bana bir harita bulup, görmem gereken yerleri, restoran ve barları, ünlü sokakları işaretledi. Anlayacağınız, güzel olduğu kadar yardımseverdi de. Hosteldeki herkesin sınırsız kullanımına açık Skype telefonuyla ailemi aradıktan sonra şehri yürümeye ve keşfetmeye hazırdım.

Hostelin üzerinde bulunduğu Merkela caddesini boylu boyunca yürüdükten sonra Brivibas bulvarına yöneldim. Adını Riga'nın ünlü özgürlük anıtı, Brīvības Piemineklis'ten alan bu bulvar beni şehrin tarihi merkezi, Vecriga'ya götürecekti. Biraz yürüdükten sonra da ünlü anıt karşıma çıktı, önünde iki askerin nöbet tuttuğu bu anıt, 1918-1920 yılları arasındaki, Letonya'nın sovyetlere karşı verdiği bağımsızlık savaşında ölen askerlerin anısına dikilmişti, ne var ki bu bağımsızlık sadece 20 yıl sürecekti...

Vecriga mütevazi bir turistik bölgeydi. Çok büyük sayılmazdı. Birbirini kesen 4'er sokaktan oluşmaktaydı. Avrupadaki diğer şehirlerin tarihi kısımları kadar ihtişamlı ve bakımlı değildi ancak yadsınamaz bir güzelliği vardı, aynı şey kolaylıkla Letonyalı kızlar için geçerliydi. Bakımlı değillerdi, fakat kendilerinin pek umursamadığı doğal bir güzellikleri vardı.

Bir süre amaçsızca dolaşıp genel fikir edindikten sonra gözüme çarpan İşgal Müzesine girdim. Her zaman ilgi duyduğum ikinci dünya savaşı tarihiyle ilgili daha spesifik bir şeyler öğrenme fırsatını kaçıramazdım. Müzede bulunduğum 1 saat boyunca, Baltık ülkelerinin bahtsızlığına bir daha ikna oldum. Savaş başladıktan hemen sonra, Nazi Almanya'sıyla yaptığı anlaşma gereği önce Sovyetlerin işgali, Almanyayla sovyetler savaş haline geçtikten sonra ise bu kez Nazilerin işgali ve en nihayetinde ikinci dünya savaşı sonrası  yaklaşık 45 yıl sürecek Varşova Paktı dönemi, yani ikinci Sovyet işgali... Müze detaylarla doluydu. Nazi ve Sovyet propaganda afiş ve broşürleri, Nazilerin Almanlaştırdığı sokak ve meydan isimleri, toplama kampı listeleri ve daha bir çok titizlikle tutulmuş kayıtlara ulaşmak mümkündü. Ürpererek çıktığımda vakit öğlen olmuştu ve ben acıkmıştım.


Öğle yemeğimi, Ieva'nın tavsiyelerinden biri olan Ezitis Bar'da yedim. Yemekten çok mekanın retro eşyalarla gelişigüzel döşenmişliği, çalışanlarının rahatlığı ilgimi çekti. Hemen teknik üniversite binasının karşısında olduğundan öğrenciler tarafından tercih edildiği belliydi. Küçükpark'ı hatırladım.

Yemek sonrası Vecriga'nın geri kalan kısımlarını dolaştım. Konventa seta adlı, restore edilerek amber dükkanları, kafeler ve butik otellere ev sahipliği yapan bir 18. yüzyıla ait küçük evlerden olıuşan bir kompleksi gezdim. Amber dükkanlarının birinden anneme hediye aldım. Bolca üşüdüm. Kahve molası verdim. Vecriga'yı yeterince, hakkını vererek gezdiğime inandığım an hostelden önceki son durağıma yöneldim.

Şehrin Kuzey kısmı, Alberta ve Elizabetes adlı iki ünlü sokağa ev sahipliği yapmaktaydı. Sokakların ünü ise 19. yy Art Nouveau stiliyle yapılmış binalardan geliyordu. O iki sokak ve çevresindeki diğer küçük sokaklarda, toplam 29 adet bu mimariye sahip binalar bulunmaktaydı ve hepsi haritada işaretliydi. Büyük çoğunluğunu gördüm. Evet, oldukça etkileyicilerdi, ancak ne yazık ki 7 yıl önce Krakow'da hissettiklerimin aynısını hissettirdiler. Doğu Avrupa, Batı kadar zengin değildi. Sürekli restorasyon yapılmıyordu ve ne yazık ki bu binaların yarısı artık terkedilmişti, bir kaç tanesi kısmen yıkılmıştı bile. Riga'ya ait tabak almak için girdiğim hediyeci dükkanında, yerel yönetimin Avrupa Birliği fonlarıyla restorasyonlara başlayacağını, bir kaç sene sonra o bölgenin eski ihtişamına kavuşacağını öğrendim. Bir daha Riga'ya ne zaman gelecektim ki?

Günün geriye kalan bir kaç saati Hostelde dinlenmekle geçti. Cuma akşamıydı ve Riga gece hayatı ünlüydü. Gece için enerji toplamak lazımdı.

Hostellerin en iyi yanı, ortak odalarıdır. Burada bir çok insanla tanışırsınız, beraber dışarı çıkarsınız. Bazen sohbet ve ortam o kadar güzel olur ki dışarı çıkmaya dahi gerek kalmaz. Cinnamon Sally'nin ortak odası da böyle bir yerdi. Güzel bir kalabalığa sahipti. Gece yarısına dek sohbet ettik, içme oyunları oynadık, güldük. Hostelin kuralı gereği saat 12'de ortak oda kapatılınca, biraz önce tanıştığım bir Rus ve bir İsviçreli kızla dışarı çıkmaya karar verdik.

Gideceğimiz yer elbette yine Ieva'nın tavsiyelerinden biri Pulkvedis Club'tı. İki katında farklı Dj ve müzik türleri olan bu mekan bir erkeğin isteyebileceği her şeye sahipti. Letonya'daki kadın nüfus hakimiyeti burada da geçerliydi. Hatta oran o kadar absürddü ki, neredeyse beş kıza, bir kız(!) düşmekteydi ve sevgili okuyucu Baltık ne kadar soğuksa, kızlar bir o kadar sıcaktı. İçki fiyatları oldukça uygundu ve müzikler kabul edilebilir düzeydeydi. Dediğim gibi bir erkeğin isteyeceği her şey vardı. Gece uzundu ve ne güzel ki, erken uyanmam gerekmiyordu...






5 Kasım 2011 Cumartesi

October Swimmer Strikes Back: Gün 5 Stockholm


22/09/2011 Stockholm

Uyanma, kahvaltı gibi sabah rutinimizi öğleye doğru bitirdiğimizde çıkmaya hazırdık. Artık kuzeyin havasından mı bilmiyorum ama, bir önceki gece sağlam bir şekilde içmemize rağmen sabah her şey yolundaydı. Bu tür sabahlarda çok sevinirim, zira hem akşam eğlenmiş ve içmiş olur, hem de akşamdan kalmalıktan paçayı kurtarmış olursunuz. Hava soğuktu, ancak güneşliydi ve yağmur yağmıyordu, bu iyiydi.

Bir gün önceki yağmurdan dolayı, pek bir şey anlamadığımız Gamla Stan'ı, bu güzel havadan yararlanarak tekrar gezdik.  Bütün, ara sokaklara girdik, hiç birine ayrım yapmadık. Bu kez içime sindi. Gamla Stan, Stockholm'ün en fazla övülen en eski adacığı. Diğer adacıklara üç adet köprüyle bağlı olan bu bölgenin en önemli yapısı tabii ki, Kraliyet Sarayı. Eskiden Kraliyet ailesi, gerçekten bu sarayda yaşarken artık konut olarak kullanmıyorlar. Ancak önündeki geçit törenleri ve binanın önemi devam etmekte. Dükkanların birinden bir tabak aldım. Berlin tabağım kırılmıştı, buna ve diğerlerine daha iyi bakmalıydım.

Gamla Stan'ı bitirdikten sonra çok methini duyduğumuz, modern sanat müzesi, Moderna Museet'i görmek istiyorduk. Önce Störmbron, daha sonra skeppsholmsbron köprülerini geçirp, müzenin bulunduğu Skeppsholmen adasına geçtik. Müzenin bahçesi, ilginç canavarlar şeklinde, hareketli mekanik heykeller ve onlardan çıkan ilginç seslerle doluydu. Müze girişinde biletlerimiz, audioguide'larımız ve kibar görevliden yeterince bilgi aldıktan sonra Haslet'le ayrılıp gezinmeye başladık.

Müze genellikle Fotoğraf ağırlıklıydı. Daniel Birnbaum, Ann-Sofi Noring, Klara Liden, Duane Michals, Dianne Arbus, Cecilia Edefalk gibi sanatçıların eserleri yanısıra, bir odada sürekli gösterilen Metropolis filmi, Sovyet propaganda afişleriyle doluydu. Beni en fazla etkileyen parça ise Duane Michals'e aitti.


"It is no accident that you are reading this. I am making black marks on white paper. These marks are my thoughts, and although I do not know who you are reading this now, in some way the lines of our lives have intersected... For the length of these few sentences, we meet here. It is no accident that you are reading this. This moment has been waiting for you, I have been waiting for you. Remember me."



Müzeden çıktığımızda saat 5 olmuştu bile. Bir süre sahilde oturduktan sonra Östermalm bölgesinde yürümeye başladık. Strandvagen caddesini boylu boyunca yürüdük. Ortada sararmış yapraklı ağaçlarla dolu, geniş bir yaya yolu vardı ve son baharı tamamen hissetmek mümkündü. Burada mimari değişmişi. Yuvarlarak köşelerle binalar art nouveau stiline kaymıştı. Caddenin sonunda narvavagen caddesine dönüp kuzeye doğru yöneldik. 

Şehrin bu kısmının daha yüksek gelirli insanlara yönelik, daha lüks olduğu yol kenarındaki arabalardan belliydi, hoş Stockholm genel olarak zengin bir şehirleşmeye sahipti. Karlaplan meydanındaki parka kadar yürüyüp banklarda biraz dinlendikten sonra hostele doğru yürümeye devam ettik. Observatoriemuseet'in önündeki çiçek pazarında biraz oyalandık, insanlar bugünkü güneşli havayı takdir ediyorlardı. Hava hala soğuktu, 15 derece civarındaydı ancak biz montlarla dolaşırken, onlar kısa kollu giyinmişlerdi. Kuzeyli insanları anlayamazdık. 

Yol kenarında bir restoranda akşam yemeğimizi yedik. Sonrasında içtiğimiz kahve bile üzerimize çöken ağırlık ve yorgunluğu geçiremedi. Hava kararınca biraz daha soğumuştu. Dünkü yorucu gece ve bugünkü uzun yürüyüşten sonra hostele gidip dinlenmekten başka çare kalmamıştı, zira  sabaha karşı 3'te yola çıkmalıydık. Hasletle yollarımız ayrılıyordu, kim bilir birbirimizi bir daha ne zaman görecektik. Sabah 6 uçağıyla ben Letonya, Riga'ya geçecektim. Haslet ise Berlin'e dönecekti.