3 Ekim 2010 Pazar

October Swimmer İtalya'da: Gün 8

18/09/2010 Venedik


Sabah uyandığımda hala vücudumda bir kırgınlık vardı, ama daha iyi hissediyordum. Yukarı çıktığımda Sonia'nın kahvaltı hazırladığını gördüm. Ateşim hala yüksek olmasına rağmen kahvaltı sonrası aldığım duş ve bir adet parasetamol kendimi daha iyi hissettirdi. Ne yapacağımıza karar vermeye çalıştık.

Akşam 20'de Venedik'ten Roma'ya uçacak, oradan da Türkiye'ye geçecektim. Dolayısıyla önümüzde 7-8 saat vardı. Sonia bir kaç saatliğine de olsa Venedik'i görmemi çok istiyordu, zaten oradan uçağa bineceğim düşünülürse kötü bir fikir değildi. Hava berbattı, gök delinmiş gibi yağmur yağıyordu, üstelik Sonia'nın şoförlüğü de çok iç açıcı değildi, bu yüzden ben trenle gitmemizi istiyordum, Sonia ise beni yolculadıktan sonra geri dönüşü zor olacağından arabayı almak istiyordu. Sonuçta onun dediği oldu ve yola çıktık.

Otobana varana kadar bir saat kadar virajlı dağ yollarında devam ettik. Yerler ıslaktı ve Sonia'nın virajlarda frene basmak yerine gaza basması beni korkutuyordu. Neyse ki otoban'a sağ salim vardık. Otoban girişinde Sonia'nın doğalgazla çalışan arabası için nadir metan istasyonlarından birini bulmamız bütün endişeleri bitirdi. Arabanın, 10 euro'ya dolan deposuyla 300 km kadar yol yapabildiğini öğrenmem benzini adeta içen arabamı düşündürüp içimi hırsla doldurdu.

Saat 14 gibi Venedik'e varmıştık ama 45 dakika kadar arabayı parkedebileceğimiz bir yer aradık. Sonunda limana yakın bir katlı otopark bulduk ve ilk vapurla Piazza San Marco'ya gittik. Kanallar ve adalardan ibaret olan bu şehirde toplu taşımanın başrol oyuncusu bu vapurlardı.



Plan belliydi, ne Sonia ne ben Venedik'i iyi biliyorduk üstelik yanımızda harita da yoktu, o yüzden saat 17.30'a kadar sokaklarda kaybolacak, bu arada yemek yenebilecek düzgün ve küçük bir restoranda yemek yiyecek; o saatten sonra ise arabayı bıraktığımız otoparka gitmek üzere vapura binecektik.

Aynen öyle yaptık, yağmur, rüzgar, hastalık eşliğinde adını bilmediğimiz sokaklarda dolaşarak adını bilmediğimiz köprüleri geçip adını bilmediğimiz adaları dolaştık. Yine adını bilmediğimiz bir sokakta yürürken karnımız acıktı ve adını bilmediğimiz bir teyzeden restoran sorduk, tarife uyarak gittiğimiz ve tabii ki adını bilmediğimiz bu restoranda mikroskopik yemeklere makroskopik fiyatlar ödeyerek çoğunlukla ekmekle karnımızı doyurduk...

Saat 18'de arabada, 18.30'da ise havaalanındaydık ve hayatın yarattığı çemberlerden bir başkası daha yine bu korkunç simetriye uyacak şekilde kapanmak üzereydi. Yine havaalanındaydık, yine ben kahve içerken, o kek yiyordu ve gözleri yaşlıydı. Bu kez ben ağlayamadım, 5 yıldır ağlayamıyordum zaten, artık ağlayamadığımdan mı, yoksa bu yeniden görüşme ve vedanın, beni onun kadar etkilemediğinden mi bilmiyorum ama ağlayamadım. Bir de beni pasaport kontrol kabinine kadar uğurlamasına izin vermedim ve pasaport sırasına girdiğimde gitmesini istedim. İkimizin de hayatında daha fazla dramaya yer yoktu, gerek de yoktu. Vedalaşırken, Aralık'ta İzmir'e geleceğini söylüyordu, kapımın her zaman açık olduğu karşılığını verirken hayatta çok fazla deja vu olduğunu düşünüyordum.

Bir kaç son söz:

1- Italya'nın en güneyini de en kuzeyini de gördüm, iki mevsimi yaşadım

2- İkinci İtalya seferi sonrası bir daha, kongre gibi aktiviteler ya da zorunluluk harici, uzun bir süre daha İtalya seyahati düşünmüyorum.
3- Hatta artık Avrupa'ya bir son verip yeni dünyayı keşfetme zamanı... Bir sonraki yaz planı hazır: October Swimmer New York'ta

4- Şu seyahatleri yazma olayı bir alışkanlık halini alacak gibi ve ben alışkanlıklarını terkedemeyen bir insan olarak buna üzülsem mi sevinsem mi bilemiyorum

5- İtalyanca'yı hala konuşabiliyor olmak bana dil öğrenme konusunda yeniden gaz verdi, lakin ne yazık ki her geçen gün daha da artan iş yüküm nedeniyle ancak avucumu yalarım.

6- Bir insan yıllar önce hayatında çok önemli bir yer tutmuş olabilir, tarifi zor duygular yaşatmış olabilir, yine de arada yaşananlardan bağımsız, araya giren zaman uzadıkça eski, sadece hoş bir tebessüm yaratmaktan öteye gidemiyor. Zaman geçtikçe büyüyoruz, belki kalbimiz de büyüdüğü için eskiden büyük yer kaplayanlar şimdi bakınca çok küçük görünüyorlar.

27 Eylül 2010 Pazartesi

October Swimmer İtalya'da: Gün 7


17/09/2010 Verona

Sabah, gözümün önünde bir karaltı görünce irkilerek uyandım. Uyuduğum odaya gelip 10 dakikadır beni uyandırıp, uyandırmamak arasında kararsız kalıp başımda bekliyormuş. Uyumak istiyorsam, bana evin anahtarını verebilir, ben de istediğim saatte çıkabilirdim, ya da o şimdi hastaneye giderken beni tren istasyonuna bırakacaktı. Saçlarımı kurutmadan uyumuştum, gece oldukça üşümüştüm ve şimdi kendimi aşırı yorgun hissediyordum. Yine de biraz daha uyumayı seçersem o gün evden çıkmayacağımı, çıkarsam da bir yeri göremeyeceğimi biliyordum. Çabucak giyinip hazırlandım. Saat henüz 7 iken evden çıktık.

Hastanesi tren istasyonuna oldukça yakındı, o yüzden direkt hastaneye gitmesini, oradan benim istasyona yürüyebileceğimi, hem ufak bir şehir olan Trento hakkında da böylece bir fikir sahibi olabileceğimi söyledim. Hastaneye varınca akşam görüşmek üzere vedalaştık. O akşama kadar çalışacak, ben de Verona'yı gezecektim, akşam üstü ise katedralin olduğu meydanda buluşacaktık.

Tren istasyonuna yürürken, bir kitapçıya girdim. Masumiyet Müzesi bitmişti, hala yapılacak yolculuklar vardı, ingilizce de olsa okuyacak bir şeyler almalıydım. Fitzgerald'ın The Great Gatsby'si takıldı gözüme, Sonia için Kara Kitap'ın İtalyancasına baktım, bulamadım. Meydana bakan kafede kahvaltı yaptıktan sonra artık devam edebilirdim.

Saat 09.48 trenine bindim, yeşil dağlar ve üzerindeki iyice aşağı inmiş bulutlarla her an seyirlikti. Yolculuktan keyif aldım, öyle ki Verona'ya vardığımda trenden inmek konusunda isteksizdim.

Tren istasyonundaki turizm bilgi bürosu kapalı olduğundan haritasızdım, istasyon duvarındaki şehir planına iphone'daki pusulayı tuttum. kuzeydoğuya doğru yürümem gerekiyordu. Eninde sonunda merkeze varacaktım, ki sadece 10 dakika yürümem gerekti. Ufaktan bir baş ağrısı başlamıştı.
İşte o duvar

Önce Arenanın olduğu kısımla başladım, sonra via mazzini'yi izleyip piazza del Erbe'ye çıktım. Verona'nın kendisine has mimarisi hoşuma gitmişti, ama doğru olmayan bir şeyler vardı, kendimi gereğinden çok yorgun hissediyordum. Bütün kemiklerim ağrıyordu. Yine de hala önümde saatler vardı, devam etmeliydim. Via capello'ya dönüp Juliet'in evini ziyaret ettim. Girişindeki kemerli koridorun duvarlarında aşk mesajları, isimler doluydu. Ev beni otantikliği açısından ikna etmedi, fazla turistlere yönelik geldi. Yine de inanmaktan başka çare yoktu.

Via stella'yı takip edip nehir kenarına çıktım, oturma ihtiyacı duydum. Bir süre oturup, bir önceki günü yazdım. Ufaktan yağmur çiselemeye başladı. Kalkıp yürümeye devam ettim. Dönüp önce Piazza independienza'yı sonra Piazza dei signori'yi gördüm. Kurulan ufak tezgahların birinden, meyve salatası aldım, biraz vitamin iyi gelebilirdi.

Nehir kıyısına geri dönüp, Preta köprüsüne dek, nehri izleyerek yürüdüm. Tekrar içeri tarafa yönelip, Duomo di Verona'yı, yani katedrali gördüm. Biraz daha yürüyüp bu kez S şeklinde kıvrılarak şehre giren nehrin batıdaki kıvrımına çıktım. Giderek kendimi daha kötü hissediyorum, halsizliğime dayanılmaz bir baş ağrısı eklenmişti, saatlerce yürümek de pek yardımcı değildi.

Saat biri geçmişti ve artık yemek yiyecek bir yer aramam gerekiyordu. Gezerken benim için restoran arama ayrı bir ritueldir, itinayla turistik meydan lokantalarından, turist menüleri sunan yerlerden uzak durup, inatla ara sokaklarda küçük ama sevimli bistrolar, trattorialar bulmaya çalışırım. Bu kez de nerdeyse bir saat kadar aradıktan sonra, nihayet oldukça mütevazi, masalarında "masa rezervasyonu, almıyoruz, ama isterseniz yer rezervasyonu alabiliriz" yazan, yani yabancı insanları aynı masalara oturtarak servis yapan bir restoran buldum.

Öğle yemeği menüsünde günün spaghettisini istedim-balıklı geldi- ufak bir yeşil salata ve su'dan oluşan yemek doyurucuydu. Hem de 8 euro, yani hesaplıydı. Masama oturttukları, orta yaşlarda bir bayan ve erkekle yemeğin sonlarına doğru muhabbete başladık, o da ancak benim garsondan kahve isterkenki aksanımdan italyan olmadığımı anlayıp, nereden geldiğimi öğrenmek istemeleriyle oldu. Türkiye , adamın 20 yıl önceki İstanbul ziyareti , kadının en yakın arkadaşının Türkolog olduğu ve neden/nerede italyanca öğrendiğim ile ilgili konuştuktan sonra onlara veda edip yoluma devam ettim.


Yemekten sonra kendimi biraz daha iyi hissediyordum ama artık teşhis açıktı, gribal bir enfeksiyon geçiriyordum ve sanırım ateşim de vardı. Bir eczane bulup parasetamol içerikli bir analjezik aldım ve piazza bra'dan Via Roma'ya sapıp, Scagliero köprüsünden karşıya geçtim. Tarihi cephaneliği gezdim. Karşı ve turistik olmayan tarafın sakin sokaklarında biraz dolaştım. Bulduğum ilk internet kafe'ye oturup bir saat kadar internette oyalandım. Hem o oturma hem de ilaç etkisini göstermişti kendimi daha iyi hissediyordum, öte yandan saat 4 olmuştu bile, tren istasyonuna gidip, dönüş trenine binmeliydim.

Tekrar Trento'ya döndüğümde saat 6 buçuk olmuştu. 10-15 dakika kadar meydanda Sonia'yı bekledim. İkimiz de aç değildik. Önce katedralin karşısındaki bi pasticerria'dan tatlı yedik. Hava iyice kararınca kalkıp biraz şehrin sokaklarını dolaştık, hayatlarımız hakkında konuştuk. 6 senede ikimiz de değişmiştik. O eski neşesini, o kıpır kıpırlığını kaybetmiş, daha depresif, hayata daha ciddi bakan biri olmuştu. Yıllardır ne ayrılabildiği ne de ilişkilerini daha ciddi yönde ilerletebildiği ve 40'ına yaklaşmış erkek arkadaşını anlattı, yine ayrı olduklarını, artık bir şekilde bunu çözmek istediğinden ve bu kapana kısılmış hissinden kurtulmak istediğinden bahsetti. Bana, hayatını olduğundan fazla dramatize ediyormuş gibi geldi, öyleydi de. Ona hayatında kötü giden hiç bir şeyin olmadığını, sağlıklı olduğunu, iyi bir işi olduğunu ve güzel bir bayan olduğunu(6 yıl önce daha güzeldi) bu kadar kafa yormasının, sorunlarının kendisinden daha çok zarar verici olduğunu anlatmaya çalıştım. Hak verdi, ya da en azından öyle göründü.

Sonra sıra bana geldi, işimi, ihtisasım bitince Diyarbakır'a dönüp yerleşebileceğimi, ilişkilerde dikiş tutturamamamı, ailemle ilişkilerimi anlattım. Hayattan ne istediğimi değil de, neler istemediğimi bildiğimi, bunun da oldukça negatif bir etki yaratıyor olduğunu söyledim.

En son 6 yıl öncesine döndük, birbirimize zaten hatırladığımız ya da hatırlamadığımız detayları, beraber geçirdiğimiz bir ayda ve sonrasında yaşadıklarımızı anlattık. Birbirimizin hayatlarında gerçekten iz bıraktığımızı, gidişatı etkilediğimizi gördük. Arada gözleri doldu, ağladı(her zaman çok kolay ağlardı zaten) Baş ağrım yine başlamıştı, ama eve dönmek istemiyordum. Aslında o bir kaç saat bitsin istemiyordum. Ona, artık karşı cinsten birine hissettiğim çekimi hissetmiyordum, yine de orada onunla kalmak, 6 yıl öncesinden, o 6 yıldan bahsetmeye devam etmek istiyordum. İkimiz de sürekli, programlanmış gibi bu ziyaretin ikimize de ne kadar iyi geldiğini söylüyorduk. İnsan bazen normal rutinini böyle istisnai deviasyonlarla bozmalı, hayatına küçük şoklar vermeli, zira devam etme motivasyonunu sağlamaya oldukça yardımcı oluyor, bu küçük şoklar...

Baş ağrım dayanılmaz hale gelince ve hatta titremeye başlayınca(ateşim çıkıyordu) eve döndük. Tahminim doğruydu, ölçünce ateşimin 38,5 derece olduğu ortaya çıktı. Bir şeyler yemeliydim, ama hiç iştahım yoktu. Sadece uyumak istiyordum. Bir hap daha alıp uyumak üzere yatağıma gittim. İki battaniye altında titreyerek ve ertesi gün iyileşeceğimi umarak uyudum.

25 Eylül 2010 Cumartesi

October Swimmer İtalya'da: Intermission/Sonia'nın Hikayesi

Burada poz vermiyordu, uyuyordu

Onu ilk gördüğümde, Varşova'daki ikinci günümdü. Önce bizi staj yapacağımız hastaneye götürüp oradaki doktorlarla tanıştırmışlar, sonra da interneti kullanabileceğimiz kütüphane'yi göstermişlerdi. İşte o kütüphane'nin girişindeki taş merdivenlerde otururken tanıştık. Ona okuduğum şehirle, doğduğum şehir arasının, otobüs yolculuğuyla 22 saat olduğunu anlatırken ilgiyle dinliyordu.

**

Üçüncü günümüzde sabah ameliyata girmiştim. İlk vaka boyundan alınan lenf nodu biyopsisiydi, ilk ameliyata girişimdi ve yalan söylemeyeceğim, kötü oldum, oturmak zorunda kaldım(diyor 6 yıl sonra cerrah olan adam) Öğleden önce işim bitmişti, ya da ilk gün diye gönderdiler. Yemeğe daha bir saat vardı. Hastane lobisine indim, Dekalog 9'da da görülen Banacha hastanesinin koridorunda karşılaştık. Yemeğe kadar hastane çevresinde yürümeye karar verdik. Yolda bir pazara rastladık, biraz yaban çileği alıp paylaştık. Daha sonra bana, bu anın onun için çok özel olduğunu söyleyecekti.

**
Stajın 15. gününde grupça grill-karaoke bar karışımı bir yere götürüldük. İkimiz de sıkılmıştık, oradan kaçmak, şehrin nisbeten eski kısmına gitmek, bir şeyler içmek istiyorduk. Ya da o bunu istiyordu, ben de onu istiyordum. Üzerimde 8 yıldır giymeye devam ettiğim kahverengi kadife ceketim vardı, üşüdüğünde onu omuzlarının üzerine koymamdan çok hoşnut olurdu ve sevgili okur, Varşova'da Ağustos geceleri soğuk olurdu

**
O gece onu ilk kez öptüm. Sonra da nedense, sonsuza kadar onunla olmak istediğimi söyledim. Ondan 3 yaş küçük, bu 19 yaşındaki adamın heyecanını anlamamıştı. Aslında ben de kendi heyecanımı anlayamıyordum. Sadece her şey çok "olması gerektiği gibi"ydi. Şehir, gece... İki farklı dil konuşan, iki farklı insanın üçüncü bir dilde aşk yaşamaya çalışması. Bunlar romantik şeylerdi ve ben o zaman şimdi olduğumdan daha fazla romantiktim.
**Evet, burada poz veriyordu

Stajın bitmesine yakın son kez Varşova'yı "görmeye" çıktık. İki tane fotoğrafını çektim. bir kaç gün önce 1978 yapımı bir practica almıştım ve bunlar SLR makineyle çektiğim ilk fotoğraflardı. Bir daha öyle fotoğraflar çekemedim. Artık fotoğraf çekmiyorum zaten.

**

Onu en son 1 Eylül 2004'te, beni uğurlamaya geldiği varşova havaalanında, yaşlı gözlerle bana bakarken gördüm. İlerleyen aylarda komik bir şekilde iki farklı ülkeden bir uzun mesafe ilişkisi yürütmeye çalıştık. Planlar yaptık. Ben İtalyanca öğrenip, onu ziyaret edecektim. Bir şekilde tekrar kavuşacaktık. Önce ilişkimizi bitirdik. Ben yine de İtalyanca öğrenip ertesi yaz İtalya'ya gittim ama Roma-Padova arasında bir şehirde buluşmak ikimize de zor geldi, görüşemedik. Sanırım ikimiz de görüşmeyi istemiyorduk veya buna hazır değildik. Dediğim gibi onu en son 6 yıl önce görmüştüm, taa ki bir kaç gün öncesine kadar...

October Swimmer İtalya'da: Gün 6

16/09/2010 Roma-Trento

Venedik'e uçağım saat 16.05'te kalkacaktı. Çantamı odayı boşaltırken hostele vermiş, yük açısından rahattım. Şimdi muhtemelen son bir kez Roma'yı dolaşmak zamanıydı. Belki biraz da alışveriş yapardım.Roma'da, her zaman olduğu gibi, yine yürümeyi tercih ettim. Asıl ulaşmak istediğim yer, via del corso'ydu. Bu kez haritaya bile bakmadan bulmak istiyordum. Termini'den yeterince kuzeybatıya yürürsem zaten varacaktım. Öyle yaptım. Buldum.

Bu, 5 yıl önceki

Yapmak istediğim bir kaç şey vardı. İlki Piazza Venezia'da vittorio emmanuele heykelini karşıdan gören noktada, 5 yıl önce çektirdiğim resmin aynısını çektirmekti. Yaptım. Işık oldukça kötüydü, hava kapalıydı, 5 yıl öncesi gibi olmadı, ama yine de benim için önemliydi bunu yapmak.

Sonra Via del corso'da yürümeye, dükkanlara bakınmaya başladım. Genel olarak fiyatlar çok yüksekti, indirim mevsimini de kaçırmıştım. Tek bir sırt çantasıyla, büyük backpacklerden değil, bildiğin düz sırtçantasıyla seyahat ettiğimden sadece, evet sadece bir parçalık yer vardı çantamda. O yüzden oldukça seçiçi olmalıydım.

Bu da, yenisi

Bana yabancı gelen dükkanlara da girdim, burada en çok alışveriş yaptıklarıma da. H&M'in roma merkezde erkek dükkanının olmadığını öğrendim, Zara'da bir ceket görüp "nasıl olsa Türkiye'de aynısı vardır, oradan alırım" diye düşünüp, almadım(yokmuş aynısından). Armani'ye, Gucci'ye girip bir takım elbisenin aylık gelirimden fazla olduğunu gördüm, "Benetton, burada Türkiye'dekinden daha kaliteliymiş" dedim... Caddenin sonuna gelince(ki oldukça uzun bir caddedir) bir kez daha karşıya geçerek aynı yolu geri yürüdüm.

Sonuç olarak bir parça kıyafet alabilecektim, o hakkımı yeğenim için kullandım. Kenim için alışveriş kapısı bir açılsa, o tek bir parçayla yetinmeyeceğimi biliyordum. Annem babam ya da ablamdan birine bir şey alsam, diğerlerine de almam gerekecekti ve yine sırt çantası paradoksuyla karşı karşıya kalacaktık... Neticede yeğen her şeyin çözümü oldu. Bir de Roman Holiday'in bu kez daha küçük bir posterini aldım. İlk gün aldığım ve çantamda deforme olan büyük poster bir işe yaramayacaktı, bu ufaklığın ise bir şansı vardı.

Hala iki saatim vardı, ama o kadar enerjim yoktu. Hostele dönüp çantamı alıp, belki bir kahve içtikten sonra önce Termini'ye, sonra da hava alanına gitmeliydim. Via del corso'daki otobüs duraklarından birinde dakikalarca otobüs bekleyebilirdim, ya da çok uzakta olmayan Colosseum'a yürüyüp oradaki metro istasyonunu kullanabilirdim. İkinciyi seçtim.

Colosseum, çoğu insan için romanın simgesi olsa da, benim hiç ilgimi çekmemişti. 5 yıl önce de, şimdi de... Hele Amerika'lı turistler gibi, bir sürü para verip saatlerce kuyrukta bekleyip içini görmek arzusunda da hiç bulunmadım. Bu sefer de, diğer her görüşüm gibi, dışarıdan şöyle bir bakmakla yetindim.

...Uçağım Venedik'e indiğinde saat 17'yi geçiyordu ve bu, şehri gezmek için hiç vaktim olmadığı anlamına geliyordu. En azından bugün olmayacaktı Venedik. İlk otobüsle Mestre tren istasyonuna, oradan da ilk trenle trento'ya gittim. Yol üç saate yakın sürdü.

Tren istasyonunun çıkışında Sonia beni bekliyordu. Onu, en son 2207 gün önce Varşova, F. Chopin havaalanınında görmüştüm. 6 sene ne kadar da hızlı geçmişti... Sonia'dan daha sonra bahsedeceğimi belirterek devam edeyim.

Arkadaşı Alice ile beni Garda gölüne götürdüler. Hava oldukça soğuktu. Güneyin 30 derece civarından sonra bu dağlık kısmın 10 derece havası beni ürpertmişti. Kuzey İtalya'yı Trentino, Veneto ve Lombardia diye üç bölgeye ayıran bu göl genellikle Alman ve özellikle Avusturya'lı turistlerin uğrak yeriydi. Göl, şu an kendisini çevreleyen dağlarla beraber gece karanlığında yeterince korkutucu görünmesine rağmen, gündüz vakti saatlerce izlenebilecek sakinlikte olduğundan emindim. Alice ingilizce bilmediği için masadaki dil İtalyanca'ydı. Bir şeyler içtikten sonra artık Sonia'nın dağ evine gitmek vaktiydi.

Sonia şehre 10 dakika uzaklıkta ve yemyeşil tepelerin arasındaki vadiye bakan, güzelliğine rağmen ucuz kirasıyla(kendi evimle aynı) beni şaşırtan iki katlı bir evde oturuyordu. Ev, önünde küçük bir çeşmesi, sol tarafında ise organik domates yetiştirdiği küçük bahçesiyle herhangi bir pastoral resmin objesi olabilirdi. Böyle bir evde yaşamaya burun kıvırmazdım, özellikle bu tepeleri kar yağarken izlemek isterdim...

Eve girdikten sonra çok oyalanmadık, sabah erken kalkmak gerekiyordu. O hastaneye gidecek, ben de o çalışırken buraya 1 buçuk saat mesafedeki Verona'yı gezecektim. Akşam üstü ise buluşacaktık. Gün boyu yaşadığım yorgunluk, uyumamı kolaylaştırdı.

24 Eylül 2010 Cuma

October Swimmer İtalya'da: Gün 5

15/09/2010 Roma

Messina'dan saat 9 otobüsüyle ayrıldım, önce Palermo'ya gidecek, oradan da 16 uçağıyla Roma'ya geçecektim. Saat 12 civarı Palermo'ya varınca haliyle öldürmem gereken en az 2 saat kalmıştı, ben de bunu sokaklarda amaçsızca dolaşarak yapmaya karar verdim. Bir ara bir İnternet kafeye girmeye niyetlendim, kafe sahibi, tekinsiz Pakistanlı pasaportumu isteyince, kıllandım, vazgeçtim. Sonradan bunun İtalya'da bir kanun gereği zorunlu olduğunu öğrendim.

Roma'ya vardığımda saat 6'ya geliyordu. Saat 6 treniyle Termini istasyonuna, yani şehir merkezine gidecektim. Yolculuk ise sadece yarım saat sürecekti. Oysa...

Trenin her istasyonda durması ve aşırı derecede kalabalıklaşmasından şüphelenmiştim, ama yanlış trene bindiğimi Roma'yı geçtikten ve çevre kasabalara yönelmeye başlamadıktan sonra anladım. Üstelik 1 buçuk saat geride kalmıştı bile. Roma'yı geçince hemen trenden inip, karşı hatta geçtim. Sonra'dan Regionale olan trenin aksi istikametten ilk gelenine binip Roma'nın banliyölerin den birinde indim. Oradan da rahatsız bir metro yolculuğuyla nihayet Termini'ye vardım. Saat 8'i geçiyordu.
Yine aynı Hostel'e yerleştim. Geçen seferki ortam hoşuma gitmişti. Üstelik Napoli planlarım bozulduğundan(Aslında bu saatlerde orada olacaktım) aynı gün sadece burada yer bulabilmiştim. Odama yerleştim. Odamı paylaşacağım iki Kanadalı kız kardeşle tanıştım. Bir süre sohbet ettik. Mahallenin pizzacısından küçük bir parça pizza ile akşam yemeğimi yedim. Saat zaten 10 olduğu için geceyi Hostel'in barında geçirmeye karar verdim.
Biraz sonra birer zombiye dönüşüp dehşet saçtılar zaten...

Amerika'daki işini bırakıp Avusturalya'ya yerleşmeye giden makine mühendisi Susannah ile burada tesadüf eseri tanıştığı Avusturalya'daki işini bırakıp Amerika'ya geri dönen inşaat mühendisi Heather ile tanıştım. İki saat kadar sohbet ettik, birbirimize bloglarımızı gösterdik(onlar da blogger çıktı) bolca 66cl'lik Moretti birasından içtik. Amerika'lılarla konuşurken gevreyen aksanımı farkedip bir kez daha kendimden nefret ettim. Bir ara bizim odanın Kanadalı kızlarını Doğu Avrupalı çocuklarla gördüm, sonra saat 1'e doğru yatmak üzere odama çıktım. Odaya girdiğimde hiç tanışmadığım ve tanışmayacağım odanın 4. elemanının altımdaki ranzada uyuyor olduğunu gördüm. Olabildiğince sessiz olmaya çalışarak yatağıma tırmanıp uykuya daldım.

Evet sevgili okur, bazı hikayeler vardır ki, hiç bir anlam ifade etmez, bazı hikayelerde olaylar giriş kısmını geçtikten sonra başlar, bazılarında ise olaylar sonuç kısmındadır. Hikayenin geri kalan kısmı sadece bu olaylara gelene kadarki detaylardır. Ondan dolayı gözlerini dört aç okur, bundan sonraki kısmın hepsi gerçek.

Saat 3 civarı kapının açılmasıyla uyandım. Önce kız kardeşlerden küçüğü, Tamara içeri geldi(Büyüğünün ismini hatırlamıyorum). Karşıdaki ranzalardan alttakine yattı. Daha sonra, ben henüz tekrar uykuya dalamamışken, büyük kızkardeş, aşağıda beraber oturduğu gruptan bir çocukla odaya girdi. Önce çocuk üst ranzaya tırmandı, sonra da tuvaletten çıkan büyük kızkardeş... Uykum tamamen kaçmıştı, uyanık olduğum her halimden belliydi, altta uyumaya çalışan küçük kızkardeş de uyanıktı.

Ondan sonraki yarım saat gözümü açınca sadece 1 metre mesafede olan ranzaların üst katında Büyük kız kardeş ve getirdiği çocuk, odada başka 3 kişinin olması umurlarında olmadan bir takım şeyler yaşadılar, hassas anlar paylaştılar(bunu bu blogun seviyesini bozmadan daha nasıl söyleyebilirdim bilmiyorum) Sonra çocuk ses çıkarmamayı pek de umursamayarak, ranzadan atladı ve odadan çıktı, zaten yeterince ses çıkarmıştı. Büyük kız kardeş ise uykuya daldı.

...tekrar uyandığımda sadece 1 saat geçmişti. Hava hafiften aydınlanmıştı, odadaki detaylar daha iyi seçiliyordu. Tek düze bir ses geliyordu, sanırım beni de o ses uyandırmıştı. Kafamı kaldırıp karşı ranzanın aşağısında yatan kız kardeşe baktığımda, onun kendisiyle "oynuyor" olduğunu gördüm. Her şey giderek daha da ilginçleşiyordu. Gözlerini açmadan bir süre, kendi vücuduyla meşguliyetine devam etti. Yatakta huzursuzca döndüm, çıkardığım ses demir ranzayı gıcırdattı. Uyandığımı farkedip panikle duracağını düşündüm, oysa ki küçük kız kardeşin umrunda değildi. Varması gereken bir yer vardı ve oraya varana dek gitmeye devam edecekti. Bir süre ilgiyle onu izledim. Gözleri kapalıyken buruşan yüz ifadesi nihayet sonunda memnun bir ifadeye döndü. O ifadeyle de uykuya daldı.

Saat 6'ya geliyordu. Saat 10'da ise odayı boşaltmam gerekiyordu, şimdiden uykum feci halde bölünmüştü, hatta tecavüze uğramıştı.

17 Eylül 2010 Cuma

October Swimmer Italya'da: Gun 4


14/09/2010 Messina

Uyandigimda saat 9 olmustu bile. Basimin agrisindan, ickiyi fazla kacirdigimi anladim. Halbuki icilecek, sarhos olunacak bir gece gecimemistim bile. Dus alip kendimi sokaga attim. Kaldigim konuk evinin karsinindaki barda(evet, italya'da bar kafe restoran kavramlari birbirinin icine girmis durumda) klasik Italyan kahvaltimi yaptim.
Artik otobus garajina dogru gitmek gerekiyordu 20 dakika yurudukten sonra Messina'ya gitmek uzere otobusume bindim. Bir gunluk Catania macerasinin sonuna gelmistik.
Yol boyunca masumiyet muzesini okumaya devam ettim. Kitabin sonu yaklasiyordu ve Orhan Pamuk'un hulyali karakteri her zaman oldugu gibi kendi olabilme sancilari icinde kivranirken, caresizce bir kadinin pesinden kosmaktaydi.
Saat 12'yi biraz geciyordu ki otobus Messina tren istasyonunun yanina yanasti. Burada, 4 yil once Londra'dayken tanistigim, daha dogrusu bir kongrede beraber bulunup iyi anlastigimiz Federica'yla gorusecektim. Bir telefon bulup onu aradim. Hastaneden 1 saat icinde cikacagini ve o zaman tren istasyonunun onunden gelip beni alacagini soyledi. Universite hastanesinde Gastroenteroloji ihtisasi yapiyordu.Ben de bu firsati kendime kalacak bir yer ariyarak kullandim. Girdigim turizm burosunun yonlendirdigi iki kotu otelden, biraz daha temiz gozukeninde kalmaya karar verdim. 40 euro verdigim oda, bir onceki gun Catania'da 38 euroya kaldigim odayi aklima getirip canimi acitti, zira tamam yatak genisti ve banyom odanin icindeydi, ama onun disinda odanin hali icler acisiydi. Olsundu, zaten gece bir kac saat uyuyup sabah 9 otobusuyle Palermo'ya donecektim.
Saat 2'ye dogru Federica, gri Fiat Punto'suyla beni gelip aldi. Saclari biraz kisalmis, biraz daha kilo almisti onun disinda pek degismemisti.
Sehir gezimize sehrin ana katedrali duomo di messina'yla basladik. Katedralin en ilginc yani, can kulesiydi. Norman mimarisiyle yapilan bu kulenin digu duvarinda 15 yy'dan beri islev goren mekanik takvim, guney duvarinda ise, gunun her saatiyle degisen, bol sembolizm iceren mekanik heykeller vardi. kilisenin icini de bir kac dakika gezdik, asiri sessizlik beni urpertti. Disari ciktik.
Ikinci duragimiz sehre ve denize panaromik olarak firsati veren Monte Alto(yuksek dag) kilisesiydi. Kilisenin icine giremedik, zaten manzara icin oradaydik ve sehre hakim bu yuksek tepenin uzerinden Messina'yi Italya'dan ayiran bogazi ve inanilmaz yakin anakarayi, karsida gorunen Calabria sahilini; Messina'ya yanasmaya calisan yuk gemilerini, karsi kiyiya vizir vizir calisan irili ufakli vapur ve feribotlari izledik. Bankta oturup hayatlarimiz hakkinda konustuk.

Federica, daha sonra onunden gecerken bana gosterecegi, sehrin dogu kiyisinda, merkeze uzak kalan kisminda, sahilde ailesiyle yasiyor. 3 yildir ihtisas yapiyor ve Roberto isminde bir ortopedistle bir suredir beraber. Gelecek hakkinda ufak kaygilari olsa da, hayatinda her seyin yolunda gittigini her haliyle belli ediyordu.


Sirada Federica'nin en cok huzur buldugunu soyledigi, sicilya adasinin en kuzey kismi, "il punto di Sicilia" ya da "il pilone" olarak bilinen yer vardi. 15 dakikalik araba yolculugu sonrasi, guneslenen ve yazin bitiyor olmasindan dolayi huzunlu gorunen bir kac insanin oldugu bir plaja geldik. Bir kac dakika yurudukten sonra Federica, buyuk bir ciddiyetle ve sanki o an vahiy gelmis gibi, oturacagimiz yere karar verdi. Bana her yeri ayni gorunen bu plajda, o nokta, onun her zaman oturdugu yer olmaliydi. Bir yorum yapmadim, zira ben de buyuk bir askla aliskanliklarima bagliydim.

Boylece, yaklasik 2 saat boyunca il pilone dedikleri eskiden karsi kiyidan gelen elektrik tellerinin adaya varis noktasi olan, simdi o kablolar suyun altindan geldigi icin sadece, oylece orada duran uzun diregin altinda oturduk, sicilya'nin o guzel denizini izledik ev kimi zaman italyanca, kimi zaman ingilizce konustuk. Sanirim o iki saat benim bu gezi boyunca gecirdigim en iyi iki saatti.
Sehre donerken yolda dondurma icin durduk. Iki adet birbirine ve ayni zamanda denize de baglantisi olan gollerin kenarindan gectik ve sehre vardik.

Gorulecek son yerler universite ve mahkeme binasiyla 10.yy'da insa edilen ve fazlasiyla arabik etkiler tasiyan Catalani kilisesini girduk. Kilise, 1600lu yillardaki deprem sonrasi normal yer seviyesinin altinda cokmustu. Ya da sehir yukselmisti... Uzunca bir sure park yeri aradiktan sonra, once Federica'nin cocukluk arkadasi Umberto ve onun kiz arkadasi Caterina, sonra da Federica'nin erkek arkadasi Roberto ile bulustuk.
Yemek oncesi beni sadece Sicilya'da bir barmenin yapabildigi ve ismi saigon olan oldukca sert bir icki icmek icin bir bara goturduler. Gercekten de sertti, zira sonra Italyanca'min daha akici bir hale geldigini gordum. Yemege ise il Siciliano adli bir restoranda oturduk.
Duvarinda sicilya diyalektiyle komik aforizmalar yazan bu restoranda her seyi tatmami istiyorlardi. Sicilya misafir perverligini gostermek icin neredeyse butun menuyu siparis ettiler ve ayrica gelen bos tabaklarimiza yemek alarak sanki evde yiyormuscasina bir aksam yemegi yedik. Midyeli spaghetti ve sicilya sarabi guzel bir kombinasyon oldu.

Yemek sonrasi biraz yurudukten ve barin birinde ayakustu kahvelerimizi ictikten sonra arabalara bindik ve tekrar sehrin tepe kisimlarina tirmandik. Messina'yi bir de aksam isiklariyla izlememi istiyorlardi. Hakliydilar...

Beni otelime biraktiklarinda saat 12'yi geciyordu. Yaklasik 12 saat suren bu geziden sonra hepsiyle birer eski arkadasmiscasina sarilarak vedalastim ve odama cikarak kirli yatagima uzandim ve uyudum.

16 Eylül 2010 Perşembe

October Swimmer Italya'da: Gun 3


13/09/10 Catania

Dun gece erkenden yatmis ve sabah 10da uyanmis olmak tamamen beni yenilemisti. Kendimi iyi ve son derece yenilenmis hissediyordum. Hostel'de yaptigim kahvaltidan sonra Pollina'yla vedalasip, onu Izmir'e davet ettikten sonra otobus istasyonuna dogru yollandim.
Italya'da, anakarada tren ulasimi iyi bir fikir gibi gorunse de sicilyanin monorail olan tren yollari yolculuk suresini iki kat arttirdigi icin ulasim genelde otobuslerle yapiliyor. Palermo Catania arasi trenle 4 saatten fazlayken otobusle ise sadece 2 bucuk saat surdugunden 14 euro'ya biletimi alip 11 otobusune yetistim.

Sicilya'da yolculuk gercekten guzel oluyor, zira bir tarafinizda mar tirrenia ile birlesen mar ionico denizlerinin yarattigi renk skalasi obur tarafinizda ise yesilin tonlariyla her an adeta fotograflik. Tabi October Swimmer kulunuz, bu gezisinde bir saatlik yolculuklarda bile uyuma yetisi kazandigi icin, yukarida bahsettigim manzaradan sadece bir kac kare gormustur.

Catania, kesinlikle Palermo'dan daha duzenli ve tarihi acidan cok daha zengin bir sehir. Ozellikle Yunan etkisinin en fazla hissedildigi sehir de diyebilirim. Sehir merkezinde yerlesmis bir kac anfi tiyatro ve teatro greco sokagindaki yunan sutunlari da bunu destekler gibi dizilmisler... Yalniz ufak bir kusuru sahil kesiminin tren yolu ve limanla adeta irzina gecildigi.
Artik, icsel navigasyonum cok mu gelisti, ya da sansli miydim bilmiyorum. Palermo'da oldugu gibi burada da kalacagim yeri elimle koymus gibi buldum. Via gagliani caddesinde tastan bir ic avlusu olan bir 19. yuzyil apartmaninin dubleks bir dairesinden, konuk evi, City Lounge'da kalacaktim. Bu kez biraz da kafa dinlemek icin tek kisilik oda istemistim. Evin en buyuk odasini bana verdiler...
Simdiye kadar kaldigim yerler arasinda en temizi ve en luksu burasi olmasina ragmen sadece gecelik 38 euro odemis olmam cok ilginc geldi. Yorgun olmadigimdan ustumu degistirip dus aldiktan sonra hemen kendimi sokaga attim.

Unlu katedralin oldugu Piazza duomo'yu gordukten sonra kuzeye dogru sehrin ana caddesi olan via etna boyunca yurudum. Palermo'da oldugu gibi sirin balkonlu, neredeyse hepsi birbirinin ayni yukseklikte apartmanlar cadenin iki yanina dizilmislerdi. bir kac blokta bir ya eski bir heykelin ya da antik bir yapinin cevresine ise meydanlar insa edilmisti.
Corso sicila'ya kadar kuzeye yurudukten sonra merkezden cikmamak ve denize yonelmek icin doguya dogru yolumu degistirdim. Via i martiri della liberta adli genis ve solunda artik sehrin ghetto'larinin basladigi cadde boyunca devam edip tren ve otobus istasyonlarini gordum. Hazir ugramisken yarinki messina biletimi alip deniz kenarina yonelmek istedim. Bir yorgunluk kahvesi iyi gelebilirdi.
Eski bir fabrikadan bozma konferans salonunun onundeki kalabaligi merak edip yaklastigimda catania universitesinin kayit gunu oldugunu anladim. Dunyanin her yerinde kayit telasi ayniydi... Guneye dogru deniz kenarindan yurumek istediysem de biraz once bahsettigim sahil boyunca uzanan tren yolu ve onu cevreleyen yuksek duvar nedeniyle bir anlami olmayacakti. Sanki bilerek insanlar denize uzaklassin, denizi gormesin diye yapilmisti. Anlam veremedim.

Daha ic kisimlara sokularak via etna'nin cevresinde dolasarak sehir turunu tamamladim. Buyuk Tiyatronun bulundugu Piazza bellini kalmisti, ama oraya gece yemekten sonra bir kac icki icin gidip bombos oldugunu, 14-17 yas arasi ergenlerle dolu oldugunu uzulerek gorecektim. Simdi odaya donup dinlenme zamaniydi...

13 Eylül 2010 Pazartesi

October Swimmer Italya'da Gun 2



12/09/2010 Palermo

Bundan aylar once Eindhoven'dan Marsilya'ya ucarken, feci halde aksamdan kalmanin ve uykusuz olmanin iyi sonuclar dogurmadigini anlamis ve buradan da aktarmistim. Gel gor ki insanoglu hatalarindan ders cikarmiyor, ayni seyi bile bile yeniden yapiyor.

Cok ictigim gecelerin sabahinda eger enkaz halinde uyanmamissam kendimi asiri derecede sansli hatta kutsanmis hissederim. Dun gece de ictigim onca icki ve sadece uyudugum iki saatlik uyku sonrasi hala ayakta durabiliyordum ve inanin ne basim agriyordu ne de midem bulaniyordu. Yani cok guzel bir gece gecirmistim ve bu yanima kalmisti.

Once Termini'ye oradan da havaalanina gectim ve kendimi Sicilya'ya, Palermo'ya ucan easy jet ucaginin icide buldum. Sonra kaybettim, zira gozlerimi yeniden actigimda insanlar ucaktan cikiyordu.

Via Volturno, 6 numaradaki hostelim A Casa di Amici'yi bulmakta gucluk cekmedim. Santo ve Claudia adli iki guzel insanin islettigi hostel gercekten guzel ve en onemlisi asiri temiz, tavsiye edilir. Esyalarimi yerlestirdikten sonra uyumaliydim, uyudum da
Bence kesin Turk'tu...

Uyumadan once tanistigim Polina adli guya Rus ama baksan "kesin Turk bu"diyeceginiz, Istanbul asigi oda arkadasimla saat 4 civari Monreale adli, Arap-Bizans-Latin etkisini beraber gosteren katedral ve saraydan olusan blgeye gitmek uzere sozlesmistik. saat 3 gibi hostelden cikip otobuse binecegimiz bulusma yerine kadar yuruyerek sehri olabildigince gormeye calistim.

Monreale, fazlaca pahali girisi olan ama o kadar guzel seyler onermeyen bir yer cikti. Hatta ileri gidip el hamra sarayinin asiri derecede yandan yemisi bile diyebilirim. Arap kemerleriyle dolu bah.e ve tepesine cikilabilen katedral disinda hicbir sey yoktu. Ustelik saat basi olan donus otobusunu de kacirdigimizdan yolun yarisini yurumek zorunda kalmamiz da bu geziyi daha da sevimsizlestirdi.Iste sofia Coppolla bu merdivenlerde can verdi.

Sehir merkezine vardigimda ac ve yorgundum. yine de via vittoria emanuale adli sehri ikiye bolen cadde boyunca dolasip gorulmesi gerekern yerleri de gordum, Teatro massimo adli unlu ve Godfather 3'un cekildigi tiyatroyu da ziyaret ettim.

Limana yakin bir Italyan restoraninda Polinayla beraber aksam yemegi yedikten sonra, deniz kenarinda latin muzigi calan ve insanlarin beceriksizce salsa yapmaya calistigi bir yerde birseyler ictik. Yedigim karidesli spagetti hem guzel hem de sasirtici derecede ucuzdu. Artik hem ayaklarim beni yataga gotur alarmi caliyordu hem de gozlerim kapaniyordu. 20 dakikalik donus yuruyusu iskence gibi gelse de yataga girdigim dakikada uyuyabilmem paha bicilmez oldu.

12 Eylül 2010 Pazar

October Swimmer Italya'da: Gun 1


11/09/10 Roma

Ucuz olsun diye secilen Pegasus, beni Roma, Fiumicino havaalanina indirdiginda saat sabaha karsi 1'i geciyordu. Onceden internetten ayarladigim shuttle servisinin, pek de parlak olmayan soforu, Roberto beni almaya geldiginde saat 2 olmustu bile. Roberto, minibusu ucurmaya calissa da yarim saatten fazla suren yolculuk sonucu sonunda hostelime vardim.

Evet, hostel diyorum, zira bu yolculugumda biraz da olsa rutinimin disina cikip bir kac gun de olsa hostellerden rezervasyon yaptim. Yalniz seyahat eden bir insanin, baskalariyla tanismasinin en kolay yolunun bu oldugunu eski yolculuklarimdan ogrenmistim.

Gece yattigim le vacanze hostel'den ayrilip bugun kalacagim Yellow Hostel'e dogru yurudum, aralarinda sadece bir cadde vardi. Yellow hostel'in digerindan cook daha iyi oldugu her halinden belliydi, secimimden dolayi kendimi tebrik ettim, tek sorun sabah 9'da gittigimden odaya yerlesebilmek icin 4 saat beklemek zorunda oldugumdu. Sehir gezisinin bir kismini o dort saatte yapacaktim.

Roma'da 5 yil once neredeyse bir ay gecirdigimden sehri cok iyi biliyordum. Zaten cok da buyuk olmayan ve oldukca stabil olan Roma'da bir kez kaldiysaniz her seyi hatirlarsiniz, ben de her seyi hatirliyordum.

Termini"den yurumeye basladim. Republica'yi gecip Fontana di Trevi'yi buldum. Ilk duragim orasi olacakti. 5 yil oncesi gibi cesmeye para attim, bir kac fotograf cektim. Cevresindeki dukkanlardan soz verdiklerime magnet aldim ve Pantheon'a dogru devam ettim.

Pantheon cevresinde biraz vakit gecirdikten sonra, oraya asil gelis amacimi gerceklestirmek uzere, yani o guzel dondurmaciyi bulmak uzere arka sokagina dogru yoneldim. Biraz dolastiktan sonra sonunda bulmustum. onlarca cesitten, muhtemelen yiyebileceginiz en guzel dondurmalar karsimda duruyordu. 5 yilin hasretini giderdikten sonra via del corso'ya yoneldim.

Basim onumde piazza del popolo'ya dogru yurudum. Saga sola bakarsam mutlaka alisveris yapacagimi biliyordum, ama ne yazik ki kucuk sirtcantama hic bir sey sigmayacagindan en iyi cozum basim onde yurumek oldu. Piazza del popolo'da ufak bir moladan sonra artik daha fazla yurumeyip otobusle hostele giderek biraz dinlenmenin iyi gelecegine karar verdim.

3 saat uyumak butun yorgunlugumu aldi, ama feci halde actim. Isin kotu yani Trastevere'deki favori restoranim Carlo Menta'da yemek istiyordum. Biraz dayanmam lazimdi, bu sureci daha hizlandirmak icin H otobusuyle Trastevere'ye gittim. Trastevere adindan da anlasilacagi gibi Tevere nehrinden sonraki kismin genel adi. Benim acimdan onemi ise turist atraksiyonundan uzak, daha yerel ve daha ucuz bir yer olmasiydi. Hala degismedigini gormek mutlu etti beni

Santa Maria kilisesinin oldugu meydandan yukari dogru yuruyerek 5 yil once cok sevdigim Eurogeneration adli fotograf sergisinin oldugu muzeyi gordum. Bu seferki serginin adi, Il mundo che non vado, yani gormedigim dunya idi. Hizlica dolastim. Cok ac oldugumdan cok keyif alamadan kosar adim cikip, restorana yoneldim.

Biraz yalpaladiktan sonra Carlo Menta'yi buldum. Ayni masalar, ayni garson kiyafetleri, ayni menu hatta ayni fiyatlar. Sasirmamak elde degildi. Sucuk ve jambon iceren pizza diavolutto ve Su istedim. Pizzanin tadinin hala ayni oldugunu gormek beni mutlu etti. Yemek sirasinca yan masadaki mutlu Quebec'li aileyle sohbet ettim, espressomu icip kalktim.

Burada da flas goren masum october swimmer'i goruyorsunuz

Karnim tok, keyfim yerindeydi once piazza navona'ya sonra Ispanyol Merdivenlerine gidip biraz vakit gecirdim. Ispanyol merdivenleri 5 yil onceki o senlikli havasini kaybetmisti ve bunu gormek uzucuydu. Belki turist mevsimi bittigindendi, kimbilir... Sasirtici fazlalikta Turkle karsilastim bir iki tanesinden fotografimi cekmelerini rica ettim. Birden Turkce duyunca irkilmelerini gormek guzel oluyor. Nihayet bu yolculugumun fotograflarinda ben de olabilecektim.

Hostele dondugumde saat 11e geliyordu. Cikarken bos olan oda, simdi ise oda arkadaslarim olan uc Avusturya'li kizla doluydu. Ne yalan soyleyeyim, uc guzel kizla ayni odayi paylasiyor olmak sevindirdi beni.

Hep beraber asagidaki bara inip bir seyler ictik. Kita' Catarina ve Efa Salzburg'da yasayan uc hemsireydi. Uc gunluk tatil icin Roma'ya geldiklerini anlatirken, yarin tatillerinin bitiyor olusu onlari mutsuz ediyordu. Bolca Hostel'in ucuza sattigi ickilerden icip, sabah erkenden palermo'ya ucacak birinin olmamasi gerektigi kadar sarhos olduk. Hastane hayatlarindan bahsettik, Ingilizce konusurken tikandiginda sinirlenen Efa'yla alay edip eglendik. Gobek dansi yapmam icin beni zorla sarhos etmeye calisan bu guzel insanlari dans etmeyerek hayal kirikligina ugratsam da yine de hepimiz icin guzel bir gece oldu. Tek sorun yarin sabah 7'ye dogru uyanmayi basarabilmek olacakti.

Bir kac dip not:

1- Tahmin ettigimden cok cok daha iyi Italyanca konusuyorum. En son 3 yil once konusmama ragmen unutmamisim ve Italya'da Italyanca bilen bir turistseniz hayatiniz oldukca kolaylasiyor.

2- Sirt cantasiyla seyahat ediyorsaniz kucuk tek kullanimlik sampuan posetleri isinizi oldukca kolaylastiriyor. Bu arada havlu'nun kaplayacagi yeri daha yararli seyler icin kullanin zira her yer size havlu veriyor.

3- Roma'da Turist menulerinden uzak durun. Restoranda yiyecekseniz, turist menusuyle hem 20 euro'ya yakin para odersiniz hem de ac kalirsiniz. Akilli olun.


Simdilik fotograf yukleyemiyorum. bir sonraki gunun postunu yazarken, kismetse...

8 Eylül 2010 Çarşamba

October Swimmer tatilde part 2: Ground Zero

Neler oldu neler...

Her şeyi önceden en ince ayrıntısına kadar planlayan bu kulunuz, bir kez daha dumura uğradı: Bütün hepsi iki gün önce oldu, kendimi Dublin'le ilgili en ufak ayrıntıları, en küçük ipuçlarını adamışken, okuduğum Dublin günlükleri temalı bloglardan birinde, blog sahibinin "mal" arkadaşlarının schengen vizesiyle İrlanda'ya girmeye çalışıp, tabir yerindeyse babayı aldıkları anektodunu gördüğümde beynimden vurulmuşa döndüm adeta.


Bu vizeyle İrlanda ve Birleşik Krallığa giremiyorsunuz gençler, biz baştan uyaralım.

Dudaklarım titriyor, gözlerim seyiriyordu, zira her şey hazırdı. Roma'dan Dublin'e uçak biletim, Oradaki otel rezervasyonu ve CouchSurfing bağlantım, görülecek yerlerin listesi... İrlanda, kendine ait bir vize uygulaması yaptığından, başka bahara kalıyordu ve benim elimde sadece 10 günlük İtalya seyahati kalmış oldu

(Verilmiş sadakam varmış parantezi: THY'nin Dublin uçuşunun 909 tl olduğunu ve benim az daha direkt İrlanda'ya girmek için o bileti alacağımı biliyor muydunuz? Hadi parasını geçtim, havaalanında, daha kötüsü pasaport kontrolünde yaşanacak rezaleti düşünebiliyor musunuz?)

Sonuç olarak önceden gittiysek de gördüysek de elimde sadece İtalya kaldı ve ben de oradaki arkadaşlarımı da arayıp şöyle bir plan yaptım.

10/09 Roma'ya varış
12/09 Sicilya 1- Palermo
13/09 Sicilya 2- Catania
14/09 Sicilya 3- Messina
15/09 Napoli
16/09 Venedik
17/09 Trento-Padova
18/09 Roma'ya dönüş, sonrasında gece geç saatte dönüş yolculuğu

İtalya'nın en kuzeyi ve en güneyini içeren değişik bir plan oldu, lakin bu sefer de çeşitlilik olsun istedim. Uzun mesafeli yolculuklar Easy Jet ile, kısa mesafeler ise Trenitalia ile alınacak(ihale ilanı oldu böyle de :))

İşte böyle gönül dostları(sonunda bunu bir cümlede kullandım), hayat gerçekten siz planlar yaparken başınıza gelenlerden ibaretmiş. Hayal kırıklığı dışında çok fazla bir maddi kayıba uğramadım, zaten artık Dublin'i ve plan değişikliğini değil, yarın akşam çıkacağım yolcuğu düşünmenin zamanıdır.

Her gün oradan yazacağım postlarda görüşmek üzere, hadi bana iyi tatiller.

3 Temmuz 2010 Cumartesi

October Swimmer tatilde: Gün 7 ve 8

Amsterdam 25-26/06/10

"Son iki günümü ayırmak çok mantıklı olmayacağından ikisini tek bir post olarak yayınlamaya karar verdim, gecikme için üzgünüm"

click to zoom

Uçak Eindhoven'a indiğinde saat hala kargaların kahvaltısından bile erkendi. Uykusuzdum, yorgundum, patolojik bir sıcak vardı ve üzerimdeki ceketle terliyordum... Üstelik şehir merkezine gitmek için bindiğim otobüste yarım saat ayakta durmam tam işin tuzu biberi oldu.

Tren garına gelince buradaki bir lockera bıraktığım eşyalarımı aldım ve sırtçantam tekrar balık istifi oldu. Amsterdam'a dönünce ek bir çanta almam lazımdı, neyi alacağımı da Marsilya'daki H&M'de kararlaştırmıştım bile... İlk trene biletimi aldım. Bir an için bir gecelik de Utrecht'te kalmayı düşündüysem de vazgeçtim. Saat 10 gibi Amsterdam Centraal'deydim.

Damrak'daki Otel rezervasyon komisyoncularından birine girerek boş oda sordum. Evet, o çok tedbirli October, şehre rezervasyonu olmadan gelmişti. Orada çalışan kadın, bugünün cuma olduğunu ve eğer 4 kişiyle kalmak istersem 35 eur, tek kalmak istersem 85 eur'dan aşağı oda bulamayacağımı söyledi. Geçen cuma bu şehre vardığımda 55 euro'ya kalmıştım. Aynı otele gidip şansımı deneyecektim.

Rembrandtplein'e vardığımda sıcaktan bunalmış, yorgunluktan ölüyordum. İlk kaldığım Rembrandt Square Hotel'e hızlıca girip lobiye çıktım. Şansım dönmüştü, resepsiyonda daha önce bahsettiğim ve önceki kalışımda oldukça yardımcı olan Nadine vardı ve oda istersem geçen haftaki fiyatından verebileceğini söyledi. Hemen odama çıkıp kendimi suyun altına bıraktım.

Amsterdam'daki bu son iki günümdeki tema belliydi: Para Harcamak. Alışverişi, aldıklarım yük olmasın diye, bilerek en sona bırakmıştım ve şimdi zamanı gelmişti. Otelde bir süre dinlendikten sonra Helweig'e doğru yürüyüp ilk H&M'e girdim. Kendime, başkasına sonra tekrar bolca kendime bir şeyler aldıktan sonra Dam'a doğru devam edip sokağın sonundaki Fame'e girdim. Arabada dinlemek için(ne yazık ki alfa romeo, teknolojiyi çok sallamayarak ürettiği arabalara bir mp3 player'ı bile çok gören bir zihniyete sahip) bir kaç cd aldıktan sonra tekrar otele döndüm.

Amsterdam çok büyük bir merkeze sahip değil, yine de yürümek ve pedal çevirmek arasında kalırsanız, kesinlikle pedal çevirmeyi yeğleyeceğiniz bir şehir. Ben de tekrar gidip bir bisiklet kiralamanın en doğrusu olacağını düşündüm. Damstraat Rent-a-bike'dan günlüğü sigorta dahil, 15.60 Euro'ya, yine aynı tip bir bisiklet alıp şehirde dolaşmaya başladım.

İlk durağım, Centraal oldu. Bir sonraki havalanı treni için biletimi aldım. Oradan batıya yönelip Haarlemmerstraat caddesine doğru sürdüm. Burayı sevmiştim tekrar vakit geçirmek istiyordum. Bisikleti uygun bir yere bıraktıktan sonra yürüyüp vitrinlere bakındım. Güneş yakmıyordu, serin bir esinti vardı ve ben kendimi iyi hissediyordum. Çok sevimli bir Coffeeshop gördüm. Bir türlü başlayamadığım Hayvan Çiftliğini bitirecek kadar bir süre oturdum. Bir ara yanıma Kanada'lı bir kız gelip oturdu. Seyahat planlarından bahsetti. Mısır'da deveye binmeye gidecekmiş, çok heyecanlıymış... O da yalnız seyahat ediyormuş ve canı sıkılmış. Sanırım kafası oldukça güzeldi, oturduğu gibi ani bir kararla kalktı, hiç bir şey söylemeden çıktı ve gitti... O gittikten bir süre sonra ben de çıktım, akşam oluyordu ve otele uğrayıp akşam planını yapmam gerekiyordu.

Akşam planı basitti: Sarhoş ol ve gezebileceğin kadar farklı mekan gez. Öyle de yaptım. Aslında normalde çok bar değiştirmeyi sevmem ama tatildeydim ve hakkını verecek bir "barcrawling" yaptım. Canlı müzikten, tekno çalanına, pub'ından girişi 25 euro olan 100 bodyguardlı gece kulübüne kadar her yeri gezdim. Gecenin sonunda sağ kolumda 7 tane farklı mekanın mühürü vardı. Gece benim için sabaha karşı 5'te bitti. Bu da kişisel bir rekorumdur. Bu arada sarhoşken bisiklet kullanmayın eheh.

Ertesi gün haliyle saat 12'ye doğru güçlükle uyanabildim. Kahvaltıdan sonra çantalarımı(evet iki tane oldular) toplayıp odayı boşalttım. Çantalarımı resepsiyonda bırakmamı kabul etmişlerdi. Bu da bana bir kaç saatlik özgürlük sağladı. Zaten havaalanına gitmeme 4 saat gibi bir süre kalmıştı.

http://img815.imageshack.us/img815/7263/img0305x.jpg

Bu son saatlerde çok kasmadım kendimi. Hatta tembellik ettim. Hava mükemmeldi. Bisikleti iade etmeden önce Vondelpark'a gittim. Tüm şehir adeta oradaydı. Avrupa'daki park kültürünü seviyorum, bizdekinin aksine bir aktivite olarak görüyorlar parkta geçirdikleri vakitleri. Oysa biz parklardan uzak durmamız tembihlenerek büyüyoruz. Ceketimi yastık yaparak çimlere uzandım. Uzaktan bir yerden müzik sesi geliyordu, sanırım klasik müzik konseri vardı. O an her şeyi unuttum. İki gün önce pasaportumu neredeyse kaybettiğimi, yarın tutacağım nöbeti, bir haftalık tatilden sonra işe geri dönmeyi... Bütün günlük endişelerimden sıyrılmıştım. Hava mükemmeldi ve ben de en az o kadar güzel bir tatil geçirmiştim...

click to zoom

26 Haziran 2010 Cumartesi

October swimmer tatilde: Gun 6



Marsilya(Oh no) 24/06/10

Saat 4 bucukta sinir bozucu alarmim benimle beraber odanin geri kalan
kismini uyandirdi. Cabucak giyinip evden firladim. Tren istasyonuna 15
dakika yurumem gerekiyordu.


Yolun kenarinda tum guzelligiyle bekleyen taksi bu yorgun insani
kandirmaya yetti. 3-4 dk sonra istasyondaydim. Havaalanina giden ilk
otobuse atladim. Yolda uyukluyordum...


Check-in sirasi bana yaklasiyordu. Biletim zaten elimdeydi. Pasaportu
da cikarayim, elimde dursun istedim. Ceket ceplerine, pantolon
ceplerine, cantanin en derinlerine baktim, yoktu.


Ayni islemi abartisiz bes alti defa daha tekrarladiktan sonra
caresizce siradan ayrildim. Bir koseye cokup aglamaya basladim(ahah
saka lan saka, takip ediyor musun gormek istedim). Uzerimde garip bir
sakinlik vardi, belki uykusuzluktandi ama sanki bunlarin hic biri
yasanmiyor gibiydi. Sanki ileride
kendi halinde duran ve ingilizce konusmayan havaalani
gorevlilerinden biri birazdan bana pasaportumu verecek ve ben de hic
bir sey olmamis gibi yoluma devam edecektim.


Bunlarin hic biri olmadi. Yapilabilecek seyleri dusundum. Ya otelde
unutmustum, ya da uyku sersemligiyle taksi ya da havaalani servisinde
dusurmustum. Once o otobusu, sonra taksiyi bulacak gerekirse otele
gusup bakacaktim.


Havalanindaki otobus bilet kosesindekilee zorla anlasabildik. Bana
beklersem o soforun buraya bir sonraki seferi getirecegini soylediler.
Ucak zaten kacmisti. Beklemenin bir anlami olmadigjndan tren
istasyonuna geri gittim.


İstasyonda indigim anda "o sofor" asagida, elindeki pasaportumu bana
dogru sallayarak bekliyordu. Bildigim butun tesekkurleri ettim adama.
Ucagimin kactigini ogrenince cok uzulen soforu, ilgunc bir sekilde ben
teselli etmek zorunda kaldim. Hemen otele geri dondum


Pasaportum bulunmustu, bu harika bir gelismeydi. Yine de ucagim
kacmisti ve bir sonraki hamlemi planlamak zorundaydim. İnternetten
pegasusun marsilya istabul ucuslarina baktim. Yer yoktu, olsa belki
orada bitecekti tatilim. Yarin icin eindhoven'a ayni saatteki bileti
aldim. Tek farki 6 kat daha fazla odemem oldu. Hosteldeki elemanlarla
bir gunluk odeme daha yaptim ve artik uyuma zamaniydi. Saat kacta
uyanacagim umrumda degildi.



Ogleden sonra uce dogru uyamabildim ancak. Tekrar kendimi sokaga
attim. Yeni yerler kesfedesim yoktu. Bu durum surpriz olmustu ve
durust olmak geekirse hevesim kacmisti. Ben de aksama dek dun
dolastigim sokaklarda gezindim. Aksam ise Cedric'in tavsiye ettigi
L'ecallier adli balik restoranina gittim. Acilis olarak getirdikleri
buz ustunde cig kabuklu tabagini saymazsak gayet guzel bir yemekti.


Yemekten sonra hostele geri dondum. Diger sakinlerin hepsi de gun
boyunca oldukca yorulmus olacak ki, herkes salondaydi. Bir kac saat
sohbet ettik. Kanadalilar guzel insanlar. Hic aksiyle karsilasmadim
simdiye dek... İlginctir ki how i met your mother'daki kanada
sakalariyla oldukca egleniyorlarmis. Grupta İki tane de sci-fi geeki
mevcuttu onlarla da bolca bsg, fringe, lost, dexter geyigi yaptiktan
sonra ertesi gun artik ucabilmeyi umarak yataga gittim.

25 Haziran 2010 Cuma

October Swimmer tatilde: Gun 5




Marseille 23/06/10

Sabah uyandigimda, ki sadece 4 saat uyudum, kesinlikle aksamdan
kalmaydim. Igrenc bir his gercekten sabah erkenden yolculuk
yapacaksaniz kesinlikle gece sarhos olmayin

Yine de once tren istasyonuna sonra da oradan havaalanina gidebildim.
Check in boarding derken koltuguma kurulup kestireyim derken kaptanin,
kalkis saatimizi iki saat ileri attiklarina dair anonsuyla yikildim.
Su haldeki bir insana yapilmayacak hareketti. saat 9 gibi havalanmasi
gereken ucak 11'de ancak havalanabildi ve ben sehir merkezine
varabildigimde saat 1 olmustu bile

Harita yok, turizm ofisi yok, ingilizce bilen kimse yok... Guzel
iphone'um olmasa nice olurdu halim a dostlar... Google maps ile
otelimi buldum.

4 yildan sonra ilk defa dorm tipi bir odada yatacaktim: Aklimda bir
cok kotu dusunce vardi ama Hello Marseille adli ve eski bir fransiz
apartman dairesinden cevirilen bu mutevazi oteli pek bir sevdim.
Otelin sahibi Cedric mukemmel ingilizce konusuyordu, oldukca
yardimseverdi de. Mobilyalarin hepsi Ikea'dan ozenerek secilmisti ve
en onemlisi otel tertemizdi. Oda arkadaslarim olan zararsiz Amerikali genclerle de tanisinca pek endisem kalmadi


Biraz dinlenip dus aldiktan sonra otelden ciktim


Marsilya bir liman kenti, belki de guney avrupanin en buyuk limanina
sahip. Tarih boyunca hep ayni vasfi tasiyan kent ayni zamanda
avrupanin en eski kentlerinden biri. Antik donemde focali koloniciler
tarafindan kurulan kentin en azindan hala sokak ve meydan isimlerinde
foca kalintilari bulmak mumkun.

Vieux port denen liman marona kismi sehir merkezine U seklinde girmis
durumda. Her iki yakasinda birer ortacag kalesini barindirmakta.

Ben de ilk once otelimin dustugu dogu kismini dolasarak basladim
gezime rue de fortia'dan deniz kenarina yonelerek gidebildigim kadar
uzaga yurudum. Deniz kokusu ve sicak bir haftadir usuyen bedenime iyi
geldi. Limanin dogu yakasinin sonuma gelince, umutsuzca karsiya
gecmemi saglayabilecek bir kopru aradim. Tabii ki yoktu. Ayni yolu
tekrar geri yurudum.

Karsi taraf daha yeni ve modern yapilarla kapliydi, en azindan kordon
kismi... Kordon demisken, marsilya bana biraz izmir'i hatirlatti.
Onlar da itinayla tarihe tecavuz edip sacma sapan yerlere yeni binalar
dikmisler...

Espace de bergamon adli genis ve meerdivenlerle meyil kazandirilmis
meydandan iceri yoneldim. Haritayi cebime koydum. Kaybolursam da
kaybolayimdi, hava guzeldi ve hic bir yere yetismem gerekmiyordu.
Yeyerince kuzeydoguya yurursem zaten sehrin en genis caddesi, la
canabria'ya cikacaktim.

Bir sure sadece yol isaretlerine ve sokak isimlerine bakarak yurudum.
Dar sokaklardan gectim. Evlerden mac sesleri geliyordu. Cezayir ABD
ile oynuyordu ve sehrin arap halki cok heyecanliydi. Kazansalar buyuk
kardes, efendi fransa'nin yapamadigini yapacak gruptan cikacaklardi...

Ara sokaklardan bir meydana ciktim. Ufak bir kafede oturup macin
ikinco yarisini izledim. Araplarin umudu son dakikada yenen golle
bitti. Uzulduler, nedense ben de uzuldum. Mahcup bir sekilde yoluma
devam ettim.

İsaretleri takip esip vielle charite adli muzeye vardim endulus
mimarisine benzeyen bir yapiydi. Restorasyon devam ediyordu. İceri
girmek istemedim. Devam edip focalilar sokagi rue les phoceens'ten
gecip rue la republique'a ciktim.

Alisveris sokagi olan bi sokakta biraz gezindim. Magazalara girdim,
ciktim. Sonra tekrar haritasiz bir sekilde ara sokaklara daldim. Arap
mahallesine girmistim. Herkesin birbiriyle uyum ici de oldugu sicak
bir yer havasi vardi burada. Kirli sokakta yalinayak cocuklari gorunce
kendimi cocuklugumun gectigi yerlerde hissettim. Arapca biliyor
olmayi, ileride oturup kahve icenlerin arasina karismayi istedim.

Rue de rome ve rue de paradis'ten gecerek liman bolgesine dondum. Saat
6 olmustu bile. Bir seyler yemeli ve sonra konser alanina gitmek uzere
yola cikmaliydim. Ahah marsilya'ya gelis amacimin Bob Dylan konseri
oldugunu bir kez daha hatirlatmaliyim sanirim.

Hollanda'da bir kac gundur hep kotu besleniyordum. Burada biraz
kendimi simartip bir fransiz restoranina oturdum. Antresinden,
salatasi sarabi tatlisina kadar her seyi soyledim. Maddi anlamda
yolculugu iyi yonetiyordum ustelik marsilya'daki hostele sadece 15

euro odemistim. Hayir, gunah cikarmiyorum:)


Yemekten hemen sonra metroya binip konser alani Le Dome'un bulundugu
saint just istasyonunda indim. Konser alaninin disindaki kalabalik
bile heyecan vericiydi

Bon Dylan tam söz verilen vakitte sahneye cikti. Tam sahne onunde oldugumdan
yuz ifadesini bile gorebiliyordum, guzeldi. Rainy day women'la basladi,
it aint me babe, stuck inside a mobil with the memphis blues again,
ballad of a thin man, like a rolling stone... Her seyi calmasina
ragmen, bir seyler eksikti. 50 yil onceki gevrek catalli sesi eksikti.
70ine gelen bir adamdan boyle bir seyi beklemek ayipti. Sozun ozu,
kayitlardaki gibi bir Bob Dylan arayanlarin gitmemesi gereken bir
konserdi.


Konser saat 22.30 civarinda bitmesine ragmen otele ancak 1e dogru
donebildim. Greve giden Fransiz iscilerinden dolayi toplu tasima
kalmamisti. İsin garibi taksiler bile yoktu. 3 tane bir kelime dahi
ingilizce bilmeyen fransiz ile paylastigim taksiyle otele donunce
hemen uyumaya calistim.

Asil surpriz bir kac saat sonra uyandigimda beni bekliyordu

24 Haziran 2010 Perşembe

October Swimmer tatilde: Gun 5

Marseille 23/06/10

Sabah uyandigimda, ki sadece 4 saat uyudum, kesinlikle aksamdan kalmaydim. Igrenc bir his gercekten sabah erkenden yolculuk yapacaksaniz kesinlikle gece sarhos olmayin

Yine de once tren istasyonuna sonra da oradan havaalanina gidebildim. Check in boarding derken koltuguma kurulup kestireyim derken kaptanin, kalkis saatimizi iki saat ileri attiklarina dair anonsuyla yikildim. Su haldeki bir insana yapilmayacak hareketti. saat 9 gibi havalanmasi gereken ucak 11'de ancak havalanabildi ve ben sehir merkezine varabildigimde saat 1 olmustu bile

Harita yok, turizm ofisi yok, ingilizce bilen kimse yok... Guzel iphone'um olmasa nice olurdu halim a dostlar... Google maps ile otelimi buldum.

4 yildan sonra ilk defa dorm tipi bir odada yatacaktim: Aklimda bir cok kotu dusunce vardi ama Hello Marseille adli ve eski bir fransiz apartman dairesinden cevirilen bu mutevazi oteli pek bir sevdim. Otelin sahibi Cedric mukemmel ingilizce konusuyordu, oldukca yardimseverdi de. Mobilyqlqrin hepsi Ikea'dan ozenerek secilmisti ve en onemlisi otel tertemizdi. Oda arkadaslarim olan zararsiz Amerikali genclerle de tanisinca pek endisem kalmadi

Biraz dinlenip dus aldiktan sonra otelden ciktim

October Swimmer tatilde: Gun 4


Eindhoven 22/06/10

Trenden indigim an ilk gozume carpan sehrin ne kadar da bos olduguydu. Amsterdam'dan kesin cizgilerle ayrilan iki yani vardi. Burada insanlar calisiyorlardi ve almanlar bu sehri ikinci dunya savasinda dumduz etmislerdi. Ikincisinden dolayi sehir aynen varsovanin yasadigi gibi bir yeniden yapim surecine girmis, ama varsovadaki gibi illa orijinaline sadik kalalim diye kasilmamis, yeni yapilar goze batiyor hep.

Sehir adeta Philips'in sehri. 50li yillarda sakinlerinin yuzde altmisi philips icin calisirken simdi bu oran dogal olarak daha dusuk.
Otelim istasyona cok yakin oldugundan zorlanmadan bulabildim. Willheminaplein denen ufak ve sevimli bir meydana yerlesimli 50 yillik bir binaydi. Kasvetli hatta kolayca korku filmlerine mekan olabilecek bir yerdi. Check in'den hemen sonra resepyonistten sehir hakkinda bilgi ve harita aldim. Sanirim otelde tek kalan bendim.

Ilk once philips muzesine ugradim. Ampulun ilk uretildigi yer olmakla ilgili bir konsepte sahipti ve nedense fotograf cektirmediler. De Markt denen sehrin eski pazaryerine ugradim, gercekten de pazar kurulmustu. Dudak kenarlarimdaki catlaklari hatirlayip vitamin takviyesi yaptim

Meydandaki kafelerin birinde soguk bir birayla fransa macini izledim. Iyi geldi, zira hava burada amsterdam'dan bir kac derece daha sicak. Merkezde biraz dolastiktan sonra sikildim. Ilk defa eindhoven'da kendimi yalniz hissettim. PSV'nin stadi yurume mesafesinde oldugundan stadi gezmeye karar verdim.

Once taraftar magazasina ugrayip forma almak istedim, lakin 3 temmuzda yeni sezon formalari satisa cikacagindan sadece buyuk bedenler kalmisti. Yazik oldu, zira fiyatlari uygundu. Iceride localardan, kafe/muze haline getirilende oturdum. Tribunde uzeri semsiyeli cicek yerlestirilmis bir masada oturmak ilgincti. Tribunlere goz gezdirince tahmin ettigimden daha kucuk oldugunu gordum. Zaten sonradan bana stad hakkinda bilgi veren garson teyze de stadin 35 bin kisilik oldugunu soyledi.
Otele donup biraz dinlendim. Aksam cikarken resepsiyonun kapandigini ve koskoca oteli bana birakip gittiklerini gordum. Haklilardi, ne yapabilirdim ki? Otelin guneyinde kalan ve bir suru restoranla dolu kleineberg sokaginda bir endonezya restoranina oturdum? Durust olmak gerekirse menu gelene dek ne restorqni oldugunu anlamamistim. Garson kizin yardimiyla yemegimi sectim, lakin gelen yemegi garson kiz yardim etse de bitiremezdim. Hesabi oderken gece hayatiyla ilgili tavsiye almak istedim, oyle bir sey olmadigini soyledi jdksqjdkl
yine de 52 barin yerlestigi dammerstraat adli caddeye gonderdi beni.

Caddeyi bulunca kiza hak verdim. Barlarin yarisindan fazlasi kapali, acik olanlarin da cogunun bos oldugunu gordum. Bir tur attiktan sonra bir tanesine gecip oturdum. Mqci izleyip giderim diye dusunuyordum, ama en cok eglenecegim gecenin bu gece olacagini bilemezdim

iceri gectikten hemen sonra bara bakan, aslinda hafta ici oldugundan her seye bakan, Ellina ile sohbet etmeye basladim. Resim ogretmeniymis, Avusturalya'da bir sure yasadiktan sonra geri dondugunden okullar acilana dek barda calisacakmis. Dondugunden beri Ingilizce konusacak kimse olmadigindan yakiniyordu. Muzik hakkinda, seyahatler hakkinda konustuk. Daha sonra kiz kardesi Jasmine ve iki arkadasi daha geldi. Onlar gelince hunharca icmeye basladik, ikram edilen hic bir shottan para almadilar. Gercekten iyi vakit gecirdim bol bol guldum, sanirim iki yildir boyle sarhos olmadigimdan da olabilir...

Saat iki gibi bari hep beraber kapadik, benimle otelime dek yuruduler. Marsilya donusu bir gece daha kalmam konusunda soz aldilar ve yillardir tanisiyormus gibi vedalastik. Odaya cikmadan bir kac kez kusmaya calistim, ama basaramadim :(

Asil zorluk sabah uyaninca baslayacakti...

23 Haziran 2010 Çarşamba

October Swimmer tatilde: Gun 3


Yazilar gecikiyor, evet ama ne yazik ki internet sikintisi cekiyorum bazen... bu arada sanirim dunyanin en kotu klavyesiyle yaziyorum. Q da degil F de... Sanirim A klavye

Amsterdam 21\06\10

Otel degistirme zamaniydi, rembrandt square hotel ve calisanlarini cok sevmis olmam bir seyi degistirmeyecek. Bu gece backstage hotel'de kalip yarin Eindhoven'e gececek. Otelin yerini dun buldugumdan bugun aramama gerek kalmadi. Leidsgracht'ta kosede duruyordu.

Buranin calisanlari da oldukca kibarlar. odamin hazirlanmasini beklerken kahve ikram ettiler, o arada ben de dunun blogunu yazip aradan cikardim. Lobideki gitarlarla ugrastim, ozlemisim... Odam hazir olunca da yerlesip dus aldiktan sonra kendimi disari attim.

Bisikleti uzulerek iade ettim; hic bir sey artik eskisi gibi olmayacak. Iki gunluk kira parasi sigortayla beraber 29 euro tuttu. Eindhoven'a biletimi aldim o da yaklasik 17 euro idi. Donup yuruyerek-ne yazik ki- leidsplein tarafina dondum.

Bir coffeeshop'ta oturdum ve basta Camus'un Yabancisini bitirdim, sonra da isvicre sili macini izledim. saatlerce orada kalmisim. Kalkip turk asilli bir Italyan restoraninda bir seyler yedim. Sef Amcayla basta ingilizce konusuyorken aniden Turkce'ye donmem amcada mavi ekran etkisi verdiyse de cabuk toparlandi ve tabir yerindeyse pek sallamadi.

Aksama dogru otele donup canli muzik dinleyebilecegim mekan sordum. Otele hemen bir kac dakika otedeki the last waterhole adli mekani tarif ettiler. Kapida good beer, good music, good company yazsa da bira da muzik de cok kotuydu. Gecenin ilerleyen saatlerinde kendimi Amerikan turistlerle jagermeister adli tantum verde'den hallice shot paylasirken buldum. Cocuklarin ikisi 17 yasindaydi digerleri de yirminin altindaydi. Biz izin almadan arkadasta kalamazdik, millet cocugunu Amsterdam'in kucagina atiyor. Bu konuyu uzatmadan umut sarikaya ve cingilbort ailesini buraya davet ediyorum, onlar gerekli esprileri yaparlar.

Otele donmeden Clara adli bir ingiliz'le biraz sohbet ettim. Her ne demekse moda isindeymis ve issizmis. Bunlari anlattiktan hemen sonra ayaklarimin yanina kusunca artik o mekani terketme zamanim geldigini anladim.

21 Haziran 2010 Pazartesi

October Swimmer tatilde: Gun 2

Amsterdam 20/06/10

Sabah uyanabilmek gercekten cok zor oldu. Basim catliyordu ve soguktan oturu yataktan cikmak istemiyordum. Perdeyi actim, disaridaki hava da pek davetkar degildi. Kahvaltiyi en onemlisi gunu kacirmamak icin disari cikmaliydim.
Kahvalti sonrasi bisikleti parkettigim yerden aldim. İnce bir yagmur yagiyordu. Haritaya bakmadan guneye dogru surmeye basladim. Mutlaka gormeye deger bir yer bulacaktim. Cok gecmeden buldum da.

Ticari muzeleri sevmem. Kendinizi buyuk bir reklamin icinde bulursunuz. Bu yuzden heineken brewery'i bir muZe olarak degil de kendilerinin de heineken experience derken tanimladigi gibi bir deneyim olarak gormek lazim.
Bilet bufesinin onunde kuyruk vardi, hen de fiyatin 15 euro olmasin ragmen... Gerci sonradan iceride ikram edilen bedava biralardan sonra giris ucretinin o kadar da pahali olmadigini anladim.


Oldukca interaktif ve keyifli bir geziydi. Onlar acisindan ise yaradi da artik bira isterken gayri ihtiyari heineken istiyorum. Amstel berbat zaten... Bir saatten fazla zaman gecirdikten sonra vondelpark'a dogru surdum.
Vondelpark herhangi bir yaz gununde cennet olabilecek bir parkken, bugunun vondelpark gunu olmadigi acikti. Batiya dogru Devam ettim.


Once Paradiso'ya baktim. Bu unlu konser mekaninda kalacagim sure boyunca bana hitap eden bir sey yoktu. Hemen bir kac dakika uzakliktaki hard rock cafe'de oglen yemegi yedim. Kahvemi de ictikten sonra devam etmeye hazirdim.
Once leidensgracht'taki yarin kalacagim backstage hotel'e gelip rezervasyonumu teyid ettim. Otel fena degildi bu arada. Sonra olabilecek en ara sokaklardan yukari haarlem bolgesine dogru surmeye basladim.


Belki havadan, belki de sapa yerlerde surmemden, hic turist yoktu; ayrica cogunlukla apartmanlarin oldugu, yani belki de yerel halkin yasadigi yerlerden gectim. Amsterdamda da, londra'da hissettigim o titresimi aldim. Bir sessizlik hali, ama ergen bir cocugun kosesinde planlar kuran sessizligi degil de her seyi cozmus bir insanin dinginligi... Bunu sevdim.


Haarlemerstraat'a varinca benim haricimdeki diger turistler de yeniden gorunmeye basladilar. Yol beni yormustu. Ustelik aksamdan kalmalik vardi bir de. Bir coffeeshop'a oturdum. Bir seyler atistirip onceki gunun blogunu yazdim.
Saat 6yi geciyordu Damrak uzerinden otele geri dondum. Dus alip saat 9'a kadar uyudum.

Uyandigimda daha yorgun hissediyordum. Cikip dun gittigim barda brezilya macini izledim. Muzik provasindan cikan orkestra uyeleriyle tanistim. Klasik muzigi daha modern bir sekilde yorumluyorlarmis. Cuma gunku konserlerine davet ettiler. İyi bir fikir olabilir. Onlarla beraber leidsplein'e yakin, bourbon street adinda, canli muzik mekanina gittim. Bu gecenin rock gecesi oldugunu soylediklerinde keyiflendim, ama biraz sonra sahneye cikan kel amca kesinlikle country caliyordu.


Basta keyifliydi ama sonlara dogru alkol miktariyla orantili olarak artan yorgunluga yenik dustum. Soyle saglam muzik yapan bir mekan bulmak istiyorum, burada eglencr kulturu club uzerinde yogunlasmis ne yazik ki. Belki yarin gidecegim oteldekilerden ogrenebilirim...

Not: olasi imla hatalarini sonra duzeltecegim, zira ne yazik ki hepsini telefonla yazdim

20 Haziran 2010 Pazar

October Swimmer tatilde: Gun 1







Amsterdam 19/06/2010



Sabah odayi temizlemek icin gelen bayanin kapiyi calmasiyla irkilerek uyandim. Iyi de oldu, yoksa saat 9-12 arasi kahvalti veren otelimin anlayisliligina ragmen kahvaltiyi kaciracaktim. Saglam bir kahvalti yapmaya calistim. Kahvaltidan sonra alisveris icin dam tarafina yurudum, dun kapali olan her sey acikti ben de tereddutsuz eski ve daimi H&M'e girdim. Beni sicak tutacak bi sweatshirt ve bir ceket aldim. Toplamda 50 euro kadar tuttu. Pahali degildi ama bekledigim kadar ucuz da degildi. Fame adli buyuk bir muzik dukkanindan Swell Season-Strict Joy'u sordum, onlarda da yoktu. Kirvenin gec kalan dogumgunu hediyelerini alip otele dondum.



Bugun bisiklet kiralayacaktim ama once sehir hakkinda biraz fikir almak lazimdi. Ben de otelin nedense surekli gulumseyen resepsiyonistlerinden Nadine'e danistim. Heineken Brewery, Leidsplein, Anne Frank Haus gibi yerleri haritama isaretledi. Ben de bisikletimi kiralamak icin Damstraat'a dogru segirttim.


Gunluk sigorta dahil 8-9 euro gibi bir ucret istediler, onceden ne kadarligina istedigini soylemek gerekmiyormus. Ben de henuz ne kadar kiralayacagimi bilmiyorum iki gun sonra iade ederim sanirim.


Kiraladigim bisikletin pek bir olayi yok back-pedal frenlileri beceremeyecegimden el freni olandan istedim. Lastikler cok ince oldugundan bir saat kadar denge problemleri yasadim ama sonradan alistim.


Bir sure amacsizca surdum, oglen gunesinin isittigi havada serin ruzgari yuzumde hissetmek guzeldi. Hava, sehir her sey guzeldi en onemlisi ozgurdum. O bisikletin uzerinde butun gunluk endiselerimden uzaktim. Aslina bakarsaniz orada, yalniz basima gercekten her seyden uzaktim.


Kaizersgracht'i izleyip Anne Frank Haus muzesini buldum. Cok ovmuslerdi, Nadine de sadece bu muzeye gitmem gerektigini soylese de onundeki sirayi gorunce o gunun bu gun olmadigina karar verdim. Nasil olsa daha yedi gunum vardi ve cumartesi kalabaliginin her gun olmayacagindan emindim.


Prinsengracht'tan donerek Leidsplein'e dogru yoneldim. Hollandanin galibiyeti her yeri turuncu yapmisti. Sokakta gullit, cryuff kiligina girmis adamlar dansediyorlardi. Hollandalilar garip insanlar, oldukca soguk gorunseler de biraz konusunca arkadas canlisi olduklari anlasiliyor. Bir de Avrupa'nin daha once ziyaret ettigim guneyiyle kiyaslayacak olursak burada insanlar cok daha saygili ve kibarlar.


Leidsplein'de bir bira bir hamburger ve croquet esliginde dunun blogunu yazdim. Kaldigim otelin cevresinde internet kafe olmamasi kotu. wi fi nerdeyse her yerde var, ama i phone ile blog yazmak cidden iskence oluyor. Iyice isinip dinlendikten sonra bisikletle dolasmaya devam ettim. Centrum kisminin bir cok sokagini gezdigimi soyleyebilirim, zaten sonra hesaplayinca 3-4 saatkadar pedal cevirdigimi farkettim, pek yorucu bir deneyim oldugunu soyleyemem. Centraal Station cevresinde dolasirken Red Light district'e denk geldim. Bu olayin bu kadar dogal olduguna inanmak zordu. Ustte insanlarin yasadigi apartmanlarin altinda buyuk camekanli "dukkanlardan" kadinlar davetkar bakislar atiyorlardi. Bir de tabi canli sovlarin oldugu yerler vardi. Sarhos ingilizlerle cevrelenmislerdi, hepsi bagiriyordu.


Saat 7'e dogru otelime dondum. 8'de Couch Surfing bulusmasi vardi ve dus alip saclarimin dogal yollardan kurumasini beklemek icin bir saatim vardi. Tekrar soyluyorum bu havada sac kurutma makinasini unutmak hic akillica degil. Donene kadar hasta olacagim, eminim.







Bulusma Handboogstraat'ta eski usul bir bardaydi. Ben vardigimda sadece Quebec'li Kamylle ve Elsa vardi. Oldukca eglenceli tiplerdi. Bir sure sonra Amsterdam'da yasayan Amerikali Brian, Ilginc ve bana komsi diye hitap eden bulgar cocuk baska bir Amerikali Katie de bize katildi. Toplantinin organizatorlerinin gelmemesi ilgincti. Kalacak yer bulma gibi bir beklentim yoktu sadece iyi vakit gecirmek icin gittim. Gercekten de iyi vakit gecirdim, zira uzun suredir hic bu kadar gulmemistim. Sabaha karsi saat 3'e kadar bir kac mekan degistirdik. En cok guldugumuz de Kamylle'e sordugum "neden fransizlar mc donalds'i, Mc Do olarak soyluyorlar"sorusuna inanarak yaptigi "-nalds kismini cikarinca Mc Do kaliyor" aciklamasiydi.


Sabaha karsi nihayet yatagima yattigimda kesinlikle sarhostum...




19 Haziran 2010 Cumartesi

October Swimmer tatilde: Gun 0


Amsterdam 18/06/10



Saat 5'e dogru Izmir'den havalanan ucagim yerel saatle 8 gibi schipol havaalanina indi ve tatilim resmen baslamis oldu...



Ucakta tanistigim Turk bayanin freeshoptan esi icin fazlaca aldigi sigaralarin bir kismini ben gecirmeyi kabul edince, havaalanindan cikarken tanistigim esiyle beni otelime birakmayi teklif ettiler, hic caba gostermeden kendimi otelimin kapisinda bulmam gercekten guzel oldu. iste ben buna iyi bir baslangic derim.



40 derece Izmir'den 14 derece Amsterdam'a sadece bir sirt cantasiyla ve en kalin giysi olarak uzun kollu bir gomlek secerek gelmek gercekten iyi bir fikir degilmis. Buyuk sozu dinlemek lazimmis, hayir artik ergen de degilim neden asilik edip annemin ceket almam gerektigini soylemesine omuz silktim ki?



Saat 6dan sonra tum dukkanlar kapandigi icin kalin bir seyler almak yarina kaldi. Ancak bir atki bulabildim, biraz da olsa ise yaradi, umarim hasta olmam...



Otelim rembrandplein meydaninda oldukca merkezi bir yerde, yardim sever calisanlari ve temiz olmasiyla memnun etti beni. tek kotu yani altindaki gece klubunun saat 4 e kadar yuksek sesli muzik calmasi, o klupten odaya saat 3 bucukta ciktigimdan bir sorun yok sanirim.



Esyalarimi otele birakinca gun isiginin kalan son bir saatini biraz yuruyerek gecireyim dedim, hem belki ustume bir seyler de alirdim, yukarida bahsettigim gibi her yer kapaliydi, sadece yurumekle yetindim. Dam meydanina oradan da Centraal Station'a yoneldim. donus yolunda bir seyler atistirdim.



Otelin bulundugu meydana geri donup oradaki barlari ve coffeeshoplara bakindim. Ingiltere macini birkac bira ile izleyip otelin hemen altindaki Smokey Coffeeshop'ta oturdum. Duman bile yeterliydi. Ayni masayi paylastigimiz Norvecli kizlarla sohbete basladik. Biri isletme biri dis ticaret okuyormus, Jack johnson konseri icin gelip biletlerini evde birakmislar...



Sohbet iyice koyulasinca yan taraftaki Club'a gecmeye karar verdik. Sarkilar da Club da kalabalik da berbatti ama nadir yasadigim bir sey oldu ve ben cok keyif aldim. Belki beraber gittigim kizlardandi bilmiyorum, onumuzdeki gunlerde ogrenirim...

bir kac not:

-Terlik unutmayin. sonucta ayakkabi ile dus almayacaksiniz. gidip igrenc bir parmak arasi almak zorunda kaldim.

-Bazi seylerin degerini kaybettikten sonra anliyor insan ve sac kurutma makinesi de bunlardan biri

-Amsterdam'in, herkesin kafasi guzel dolastigi bir yer saniyorsaniz feci halde yaniliyorsunuz, insanlar dogru duzgun sigara bile icmiyor

Bir yolunu buldugumda bir kac resim eklerim bu posta